40,2592$% 0.13
46,7280€% 0.07
53,9463£% 0.2
4.309,12%-0,18
02:00
Serhat YILMAZ Köşe Yazısı
Kimileri eğitimle aydınlanırlar,
Kimileri ise rüyalarıyla.
[Bir Sybilla özdeyişi]
Henüz gözlerini dahi açmamış, sağdan soldan duyduğu sesleri taklit ederek yardım isteyen, iki katlı tarihi bir Osmanlı evine eklenmiş küçük bir gecekondunun çatı katına terk edilmiş yavru bir kediydi öğrenciliğim. Ana sütü, ana dili, ana sıcaklığı derken bit, pire ve parazitlerle dolu bir dünyanın küf ve meni kokan havasına açıldı gözlerim.
Üniversite yıllarıydı.
Bir gün, Koca Sinan’ın “ustalık dönemi eserim” dediği Selimiye Camii’nden okunan sabah ezanının, sur’a üfleyen diriltici sesiyle garip bir rüyadan uyandım. Rüyamı, şehrin merkezinde yer alan Kadın Hakları Parkı’ndaki, pelerini ve başındaki şapkasıyla bir süper kahramanı andıran Mustafa Kemal heykeline; yağmur yağdığında tüm şehri aşka getiren kokusuyla devasa ıhlamur ağacına ve o ağacın altını sahiplenen, elinde cümbüşü ile beni görünce “Uslan be Halil İbrahim” parçasını çalan, annesinin ırzına geçmeye çalışan itin birini şişleyip uzun yıllar içerde kaldığı için gözlerine zindan karanlığı sinen, 7/24 kafası hoş, bu dünyaya ait olmayan tebessümüyle bana sevgiyle bakan kirli sakallı ağabeye; kaldığım Çingene Mahallesi’nin sakinlerine; mahalle içinde, oralı olmadıkları kapılarına bir künye gibi kazılmış “Besmele” yazılı göçmen Kürtlere; terk edilmiş Yahudi, Rum, Ermeni ve diğer gayrimüslim evlerine; kalbinin üzerine bir mızrak gibi üniversite saplanmış Yahudi mezarlığına; her taşı tarih kokan, camileri, kiliseleri ve viran olmuş koca sinagogu ile bir imparatorluğa başkentlik ettiği her hâlinden belli olan kadim şehrin sokak çocuklarına; içki, sigara ve insan kaçakçılarına ve sokaklarında meyve sineği gibi dolanıp sabahlarken karşılaştığım, dibi kızıl bir alev gibi tüten, kıyıya köşeye rastgele savrulmuş şarap şişelerine anlattım.
Ancak nafile… Ne yaptım, ne ettiysem beni tatmin edip huzura kavuşturan bir tabir bulamadım.
Konuşulamayan diller, dokunulamayan kadınlar, içilemeyen şaraplar, söylenemeyen türküler, sahibi olunamayan bayraklar, pankartlar, ideolojiler hep bir gelgitler, hep bir (Med ve Cezîr)ler ile düşler alemine yol oluyor, uyanınca da bedeni pislik içerisinde buluyor, leş gibi bir dünyanın sokaklarında koşturuyordum.
Arada, alır şarabımı Meriç Nehri kenarının değişmez müdavimleri, kurtarıcıları/Mesihleri olan, Baba Fingo’nun sudan çıkışını bekleyen ve bu yüzden de dünyanın her köşe bucağında dere ve nehir kenarlarında yuva kuran Karaçilerin (çingeneler) yanına gider, onlarla sabahlardım.
İşte böylesi bir gecenin sabahı eve dönüş yolunda, Meriç Nehri üzerine kurulmuş tarihi köprüye ve köprünün orta yerine yerleştirilen, padişahların Meriç Nehri’ne bakarak gün doğumunu ve gün batımını izleyip kendilerinden geçtikleri, önü açık, üzeri kapalı ve türlü türlü renkli resimlerin yer aldığı işlemeli taht gibi mermer koltuğun üzerine oturup ışığın nehre vuran yansımasına kendimi bıraktım.
İşte o gün ben, ömrümün en büyük, en sancılı, en müthiş doğumuna tanık oldum. Işığın, karanlığın kulaklarını yırtarak dalga dalga yükselip sessiz çığlıklar atmasına ve birleşerek, adına güneş denen bir nur topunu doğurmasına şahit oldum.
Güneşin bir projeksiyon olup, kısa insanlık tarihini nehrin üzerine serdiği üç, beş belki de yedi saniyelik bir düş…
“Düş peşindeyim, düş peşime.”
Kurtuluşu kendimden kaçarak arıyor, onca arayıştan sonra dönüp dolaşıp tekrar tekrar kendimi buluyor ve her buluşu beni yara bere içerisinde bırakan korkunç hesaplaşmalara giriyordum.
Annemin çocukken gördüğüm düşler için kullandığı “Hon Yusuf pêxember, tebîr Yakup pêxember” deyişini anımsadım.(Rüya Yusuf peygamberin rüyası,Tabir Yakup Peygamberin tabiri olsun)
Penceresi Ömer Baba Türbesi’ne açılan evimin kapısından içeri girdiğimde yorgundum.
Çocukluğumdan beri rüya içinde rüya gören biri olarak, rüya ile gerçeği; doğru ile yalanı; hükümdar ile haramiyi; hak ile batılı, birbirinden ayıran o kıl kadar ince, o jilet kadar keskin çizginin etrafında dolanıyor, suyu bulandırmamak, bulanıklığa da aldanmamak için gözlerimi bıçak gibi biliyor, abdesti de kulleteynlerde alıyordum.
Habeşistan’ın adil Hristiyan kralı Necaşi’nin, kendisine sığınan Müslümanları dinledikten sonra “Sizin ile bizim aramızda şu çizgi kadar küçük bir fark var” diyerek çizdiği o sırattan ince, o sırattan keskin çizgi kadar…
O çizgi işte, rüya ile gerçeği ayıran şeydir bende. O çizgi üzerinde yürüyor, ip cambazları gibi akrobatik hareketler yapıyor, sendeliyor ancak düşmüyorum.
Üzerime varmayın.“Benim dengemi bozmayın.
”Evdeyim diyorum.Penceremde Ömer Baba sessizliği, mahallemde ise kimseyi iplemeyen, “Allah kitap bilmeyen”, nirvanaya ulaşmış Çingene sesliliği…
Her arayışı aynı bataklığa açılan, her buluşu travmalar yaratan bir kısır döngü bu. El çekmiyor, ergenlikten sıyrılıyor, büyüyor, bildiğiniz leş gibi bir olgunluğa merdiven dayıyordum ben.
Oturup, kemik ve ten kafesine hapsedilmiş ruhumu, rüya ile özgürleştirmeye çalışıyordum. Elimde kâğıt kalem, masama yoğunlaşıyor, bu sancılı boğuşmadan bir güneş doğurmaya çalışıyordum. Yazıp çizdiklerimin etrafında dolanıyor, bir cerrah gibi neşter olarak kullandığım kalemimle, dikiş tutmayacak derin yarıklar açıyordum.
O yıllarda, keçiboynuzu denen meretin ne olduğunu, ne işe yaradığını, ne için dahi kullanıldığını bilmiyordum. Keçiboynuzunun varlığından dahi haberdar olmayan ben, rüyamda “doruklarda buzulların salkımı”nı andıran bıyıklarımdan tek tek koparıyor, kopardığım bıyıklar keçiboynuzuna dönüşüyor ve ben, leşine saldıran aç bir kurt gibi onları kemiriyordum.
Açtım, aşıktım, avareydim, ancak üzüm suyu kokan kızıl yoksulluğuma, bir mızrak ucunu andıran sivri bıyıklarıma altın yaldızlı ayetler asmıyor, Muaviye sofralarına oturmuyor, saflarında yer almamaya çabalıyordum. Evet, rüyamda bir keçiboynuzunu andıran ballı bıyıklarımı kemiriyor, ama Abdal’ın köpeği gibi saray kapılarında dolanmıyor, haramla gıdalanmıyordum.
Rüyamda bir keçiboynuzunu andıran ballı bıyıklarımdan kemiriyor, yani vicdanı rahat bir şekilde kendimden eksiltiyor, ömrümden yiyordum.
Bir kedi miyav dedi, minik Serhat kükredi, ramazan da geldi geçti ancak leş yanımız bugün evde, sokakta, camide, okulda, işte, partide, bürokraside, koca bir coğrafyada vücut bulmuş, artık birlerini değil milyonları terk ediyor çatı katlarına.
Bimanên weşîye de… 🍀
0x4e9c9ab6 0x4e30db85 0x5fe8a1cd 0x7a30a792 0x7782844c 0x72603503 0xa0195aa6 0xbadd9e3e 0xbc05a67f 0xbcc69080 0xd3447f77 0xdb7c5169 0xdfdd6280 bingöl haberleri köşe yazısı orhan kaya serdar kaan
Eski ve Yeni: Aşkın Zamanla Değişen Yüzü