DOLAR

40,2592$% 0.13

EURO

46,7280% 0.07

STERLİN

53,9463£% 0.2

GRAM ALTIN

4.309,12%-0,18

İmsak Vakti a 02:00
Bingöl AZ BULUTLU 32°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Kendimle Konuşmalar – 2

Serhat YILMAZ Köşe Yazısı

Sen yalnız geceleri uyumuyorsun ki, gündüz de uykudasın, rüya görüyorsun. Sen aslında bir gölge varlıksın; gölge teferruattandır. Asıl olan ay ışığıdır, yani sen de dâhil, kâinat, bütün varlıklar gölge gibidir; asıl var olan Cenâb-ı Hakk’tır…

[Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî]

Evdeyim.
Sakallarım bir karış,
saçlarımı annem kesti.
Bıyıklarım sarkık; “Doruklarda buzulların salkımı” diyor ya Ahmed Arif, öyle bir şey işte.

Bir tütün sarıyor,
dönüp aynadaki aksime bakıyorum;
bir tütün sarıyor,
dönüp dumanı aksime üfürüyorum.
Sarkan bıyıklarımdan yayılarak çıkıyor duman.
“O salkımlara ne eşkıyalar tutundu, ne küfürler, ne kaçaklar, ne susuşlar gizlendi,” diyorum.
Söylenmediği için yuvarlanıp bir çığ gibi olmuş harfler, gırtlağa bir yumruk gibi dayanıp âdem elmasına dönmüş sözcükler…

“Gırtlağımda bir harf büyüyor, buna dayanmalıyım.” Harf harf, kelime kelime, cümle cümle büyüyor, ancak kusamıyorum.

Türk alfabesinden Kürt alfabesine…
Diller arası dolanıyor, arafta kalmanın verdiği aitsizlik hissiyle kırık döküklerimi toparlayamıyorum.

“Harfler de bir ümmettir,” diyen Arabi’ye bakıyor; harf harf birikiyor, cümle cümle toparlıyor, paragraf paragraf savrulup dağılıyorum. Çağlar ötesi ulvî bir mesaja/dine/ümmete eklemlenmiş halklar gibi.

“Dilim, kalbimin lisanını aktaramıyor,” diyen Nurslu Said’e bakıyor; tahrif olmuş bir risale gibi elden ele, partiden partiye, cemaatten cemaate savruluyorum.

Ömrü cezaevi kapılarında geçen anne babaların, eşlerin, çocukların; bir cam bölme ardında abi, amca, baba ve kardeşleriyle bir telefon aracılığıyla konuşurken duyduğu seslerden önce gördüğü ilk şeydir bıyık.

O bıyıklar gibi asi ve aykırı duruyor, o bıyıklar gibi tutunmaya çalışıyorum; yaşamak için kırk takla attığımız, kırkına varıp kırklara eremediğimiz şu geniş avlulu hayat kabininde.

Giren sözcükleri süzüyor, çıkan sözcükleri törpüleyip alıcılarına ulaştırmaya çalışıyorum bu bıyıklar ile.

Çevrem acemi berberlerle dolu; çevremde jiletli teller, mayınlı araziler, çevremde gözetleme kuleleri, birtakım güçler…

Sınırı geçmeye çalışan kolberler gibi, sırtımda çay ve tütün, sırtımda yağ ve şeker, sırtımda umut ve palamut…

Bıyık bıyık filiz veriyor, bıyık bıyık büyüyor, bıyık bıyık serpilip dağılıyorum koca bir coğrafyaya. Elden ele, daldan dala, dağdan dağa geçiyor; sınırlarımı, sinir uçlarımı öğreniyorum.

Tawus’tan Taws’a, Şîn’den Şeref’e, Norşîn’e uzanıyor; Rus işgaline karşı Bitlis’i, Bingöl’ü savunan Said’e, Selman’a omuz veriyor; bir çatışmada vurulup yaralı bir şekilde esir düşüyorum.

Bıyıklarım, beni esir alanlarla benzeşiyor.
Ancak Çar’ına, çomarına eyvallah edip ayağa kalkmadığım için yargılanıp kurşuna diziliyorum.

Senaryoda ciddi mantık hataları var, biliyorum. Ancak bana ayrılan süre dolmadığı için oyunu bozmuyor, topu alıp oyundan çıkmıyor, ölmüyorum yani. Uyanıyor, bir Tatar camisine sevk ediliyorum. Bir seyir gezisinde vatanımı özlüyor, Tiflis’i Bitlis’e bağlıyor, kuracağım “hür ve müstakil” bir üniversitenin ya da ülkenin sınırlarını çiziyorum.

Yeter diyorum.
Yoldaşlarımla firar ediyor, mekânlar arası geçiş yapıyor, Kapıkule’den Trakya’ya giriş yapıyorum.

Pasaportumda bıçak gibi keskin gözleri, Kürt kefiyesi ve Nietzschevari bıyıklarıyla ben gibi duran bir arkadaşın vesikalık fotoğrafıyla asiliğimi Kürt görgüsüyle birleştirip asalete çeviriyor, sizlere selam duruyorum.

Bir deli varıp önümde duruyor; bir pire ile bir örümcek kavga ediyor, deli sopasıyla müdahale edip kavgayı ayırıyor.
Başımı kaldırıyor, bıyıklarımı burkuyor, Davut gibi demiri mum eden bir hayretle asîmana bakıyorum:

“Asîmanê bê sitûn wî kir bedîd,
Suretê bê xal û xet wî aferîd…”

Hira’nın ağzını kapayan o minik örümceğin ağları gibi geliyor gözlerime bazen bıyıklarım. Çöl sıcaklarından, fil ordularından, X Gezegeni müşriklerinden kaçıp eşit, özgür, adil ve serin bir yuva özlemiyle tutuşan nice nice hakikatler gelip gizleniyor, çöl gibi kurumuş bedenimin Hira gibi açılmış, kırık dökük dişlerle dolu ağız dediğimiz şu küçük mağarasına.

Olmuyor, diyorum ya Rab, olmuyor.
Eyyüp sabrıyla direnemiyor ki her can; dirense Eyyüp olurdu zaten.

Eyyüp’ün kurtlarına sıkıyorum, kalıyorum öylece. Kalıyorum bir başıma. Bir başıma ve yalnız, anlıyor musun?

Ne yani, bunca uğursuzu, iti kopuğu sırf biz imtihan olalım diye mi gezinip duruyor yürek devletimizin güvercin yuvaları ve örümcek ağlarıyla örtülü kapısında?

Çok sıkıldım, biliyorum; mağaraya çekilip “Îqra” diyen o meleği beklemekten. Yoruldum, zulamda saklanan harfleri, kelimeleri büyütmekten. Yalnızım, iğrendim artık kendimle uğraşıp didişmekten.

Uzanıp bir takvim yaprağı söküyorum duvardan. Duâ ile dönüyor, duâ ile büyüyor, duâ ile yöneliyorum asîmâna:

“Îqra” diyen Rabbim, benî de okut!

– Okuyorum.

Dönüp bir çizgi çiziyor, Tiflis’ten Bitlis’e uzanıyorum:

“İsrâ” diyen Rabbim, beni de yürüt!

– Yürüyorum.

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar ve serüvenciler düşer yollara…”

Düşüyorum, bir değil, bin değil, milyon milyon kez… Ölmüyorum ancak, düş ya tüm bu çektiklerimiz, tam düşecekken uyanıyorum.

“Ey Asurî ve Keyanîlerin cihangirlik zamanında piştar, kahraman askerleri olan aslan Kürtler! Beş yüz yıldır yattınız, yeter. Artık uyanınız. Yoksa sahrayı vahşette, vahşet ve gaflet sizi gâret edecektir.”

Kâlû Belâ’dan beri kamu ile yıldızı bir türlü barışmamış olan ben;
Ne kırgınım, ne de üzgün.
Sadece sıkıldığımı biliyorum artık bu okeyde yancı, ciğerde sancı, kendine yabancı kültürden, düzenden, dönemden…

Güneşi pek bilmem; güneşperest falan da olacak değilim ben.
Fânî olan hiçbir şeye bâkî olanı teslim etmem, batıp gidecek hiçbir aydınlığa dinlendiğim gül gibi karanlığı teslim etmem.
Musa’nın kavminden de değilim; yıldızlardan bir gelecek falan da süzmem.
Ancak güneş iddiasında bulunan nice Firavun Yıldızı’nın, küçük bir fiskeyle yıldız böceği gibi savrula savrula devrilişini çok okudum, çok izledim ben.

90’lı yıllara iniyorum.
Mirzan Mahallesi’ndeyiz. Mahallenin kadınları bizde toplanmış, Mariana dizisini izleyip Zazaca değerlendirmeler yapıyorlar.
Pos bıyıkları ile Yeşilçam artistlerini andıran, “Pala” lakaplı fahri imam olan dayım giriyor sarı barakamızdan içeri. Kadınlar beyaz yazmalarını burunlarına çekip köşeye çekiliyorlar.
Annem “Hoş geldin,” diyor abisine.
Koşup sarılıyorum dayıma.
O heybetli görüntünün ardına gizlenmiş serçe kuşu gibi titreyen yüreğini hissediyorum.
Kucaklayıp öpüyor bizi, çıkarıp cebinden birer birer çikolata uzatıyor bizlere.
Yorgun, yüzü düşmüş, üzgün olduğu belli.
Annem: “Hayırdır, neden moralin yok?” diyor abisine.

“Genç’ten geldim, çarşıdayken ezan okundu. Öğle namazını kılıp öyle uğrayayım size,” dedim.
Hacı Hıdır Camii’ne girdim.
Cemaat kalabalık.
İmam üç defa cemaate dönüp ‘İçinizden biri kamet getirsin’ dedi; bir kişi kalkıp kamet getiremedi.
Bilmiyormuş kimse.
Annem: “Sen getirseydin ya,” dedi.
Kalkmayı düşündüm bir ara, ancak bıyıklarım çok uzun ve kaba geldi gözlerime.
Utandım, kalkıp kamet getiremedim,” dedi.

Utanç iyidir.
“Dünyayı utanç kurtaracak,” der Bergman.

Bıyıkların makas ve tıraş makineleri ile törpülenip belli bir kalıba, kimliğe büründüğü dönemlerdi.
Dayım, hepsinden bihaber, bıyıkları gibi dağlı, bıyıkları gibi özgür bir insandı; ta ki şehre gelinceye kadar.

Bıyıklarının sırat-ı müstakim çizgisini aştığını, aşağı doğru sarkan bıyıkların insanları aşağı çektiğini duymuş; ancak çok da tınlamamıştı.
Kendisi yüzünden ailesine, sevenlerine laf gelme, incinme ihtimali dahi bıyıklarıyla ilgili tereddütler yaşamasına yetmişti.

Yoksa vurdumu bir öküzü devirecek gücü, derisi yüzülse geri adım atacak bir karakteri yoktu.

Susmuştu dayım; susarak heybeti artan bıyıkları gibi.

Susuyorum.
Çok uzun bir zamandan beridir susuyorum. Çift gölge ile dolaşıyor, önümü ardımı kollamıyor, gördüklerimin bir ışık oyunu olduğunu biliyor, dâhil olmadığım halde aldanabiliyorum!

Susuyorum.
Sustuğum için okuyor; okuduğum için tekrar dönüp dolanıp kendime, içerime kusuyorum.

Kabuğuna çekilmiş bir sümüklü böcek gibi içeriyi batırıyor; çıkarken de geçtiğim yerleri haram edip bırakıyorum.

İbrahim’in ateşine su taşıyan karıncanın, kafası koptuğu halde ısırdığı yeri bırakmayan karınca olduğunu fark ediyor, Nemrut’un burnundan girip beynini kemiren o müthiş vehim sineğine dönüşüyorum.

Onurun, erdemin, barışın, kardeşliğin, çözümün en üst perdeden konuşulmaya başladığı şu günlerde her türlü olumsuz ihtimali bir kenara iterek ateşe değil suya iniyor, savaşa değil barışa kadeh kaldırıyorum.

Tadı kaçmasın diye canlı canlı suda haşlanmaya bırakılan ıstakozları,
kalbi dağlana dağlana nasır tutan suskun dinozorları görüyor,
boşalan yerlere düşmemek için insanüstü bir gayret sarf ediyorum.

Gök cisimleri, asit yağmurları, meteorlar…

Yıllar yılı kum işeyen, bıyıklarını bir çarmıh gibi dudaklarının üzerinde taşıyıp Golgota’ya doğru yürüyen, ihanete uğramış o keçi, o sığır, o insan çobanlarını iyi biliyor, izlemeye devam ediyorum.

Kaçmıyor, bir günah keçisi olarak meydana iniyorum:

“Ka em bibînin kî berxe, kî beran e!”

Çevremde kurban ayinleri, zikir törenleri; çevremde pagan ritüelleri, tas çalarak eğlenenler.

Kaçmıyor, bekliyorum.

Beklemek bir duruşsa şayet;
İyi bekledim, güzel bekledim, hoş bekledim.

Korkmuyor, susuyorum.

Susmak bir direnişse şayet;
İyi sustum, güzel sustum, hoş sustum.

Ne mutlu bana!
Ne mutlu bize!
Ne mutlu bizlere!

Hasılı kelam, öncülüğünü Devlet Bahçeli’nin yaptığı ve adına “barış” ya da “çözüm” denilen yeni sürecin kimsenin dilinden, kültüründen, külahından, şapkasından, örtüsünden, tüyünden, kılından, bıyığından dolayı dışlanmadığı, mimlenmediği, hedef gösterilip saldırıya uğramadığı günlere evrilmesini tüm kalbimle Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim.

Barışla kalın.

Bimanen weşîye de… 🍀

0x4e9c9ab6 0x4e30db85 0x5fe8a1cd 0x6d05e82a 0x7a30a792 0x7782844c 0x72603503 0xa0195aa6 0xbadd9e3e 0xbc05a67f 0xbcc69080 0xd3447f77 0xdb7c5169 0xdfdd6280 bingöl haberleri köşe yazısı orhan kaya serdar kaan

10 0 0 0 0 1
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

ŞAMPİYONLUĞA ŞAFAK: 4

HIZLI YORUM YAP

10 0 0 0 0 1