40,2592$% 0.13
46,7280€% 0.07
53,9463£% 0.2
4.309,12%-0,18
02:00
Serhat YILMAZ Köşe Yazısı
Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.
[Albert Camus]
“Yabancı” adlı romanına bu cümleyle başlar Camus. İlk etapta inançsızlığı, ilgisizliği, kayıtsızlığı, vurdumduymazlığı çağrıştırsa da kitabın sonuna doğru öyle olmadığı acı bir şekilde tecrübe edilir.
Yıkımdır bu cümle; yaradır, vicdan azabıdır, cinnettir, kaostur, suya düşen bir insanın çırpınışıdır, soluksuz kalmaktır. Öyle ki romanın sonlarına doğru, işlediği bir cinayetten dolayı değil de annesinin ölümüne ağlamadığı için idam edildiğini düşünür.
Ara ara beklemeye aldığı acılardan biridir o; hatırlar çünkü. Kaçıncı acıdır bu, kaçıncı yara, kaçıncı cinnet, kaçıncı travma, kaçıncı “kurtarmayı düşünüp, güzel bir yaşamı altın bir tepside sunmak için beklemeye alıp hiçbir şey yapamadan yitirdiği” bir yakını…
Yoksul bir ailede büyür Camus; ayakkabıları yırtılmasın diye sahalarda top koşturmak yerine kaleci olmayı seçer. Camus gibi yoksul bir çocuk için sahalarda top koşturmak dahi bir lükstür, çünkü her gece evine dönüşünde ayakkabılarının büyükannesi tarafından kontrol edileceğini, eskimiş bulunursa dayak yiyeceğini bilir.
Camus’un kitapları, kitaplarındaki karakterleri; tüm bu yaşanmışlıklarıyla beraber ele alınıp okunursa daha sağlıklı bir yere varılır diye düşünüyorum.
Hassas insanların kalpleri de hassas olur çünkü. Birçok insanın kayda değer görmediği, oralı olmadığı, önemsemeden geçtiği ufak ayrıntılarda dahi boğulmamak için insanüstü bir çaba harcarlar. Yüzme bilmediklerinden değil, çok iyi bildiklerinden olur bu; ancak suya düştüklerinde bir tek kendilerini değil, herkesi kurtarmaya çalıştıkları için boğulurlar çoğunlukla.
Oyuna dahil olmaz, kuralına göre oynamaz bu tür insanlar. Bir başına mutlu olmayı doğru bulmaz; herkesi kurtarmaya, herkesle mutlu olmaya çalışırlar. Herkesi mutlu etmeye çalışırken de çoğu kez ellerindekini de yitirir, kendilerini dahi mutlu edemez bir hale gelir ve ne yazık ki gazetelerin üçüncü, dördüncü sayfalarına, üç satırlık bir yazıyla haber olacak kadar ileri götürürler işi.
Özel çocuğu olan bir arkadaş vardı. Bir gün boş bulunup, “Yanımıza getirsene çocuğu, takılsın biraz ortamda, iyi gelir belki” demiştim. Arkadaş, “Çocuğu getirmek sorun değil; ancak bizim gibi değil o. Bardak seslerinden tut, kaşık seslerine, masalara değen taş seslerine, yürüyenlerin ayak seslerine, ağızlardan çıkan her türlü sese kadar her şeyi hisseder, çok yoğun hisseder ve bu da onda korkunç bir kaosa, kargaşaya, baş ağrısına sebep oluyor.” demişti.
Camus gibi her şeyi en ince ayrıntısına kadar gözlemleyen, yoğun yaşayan ve yansıtmayı başarabilen insanlar da bir çeşit “özel insanlar” sınıflamasına girer mi bilemiyorum; ancak hassas kalpleri, herkese ulaşma istekleri, yoğun yaşanmışlıkları onların da öyle sıradan insanlar olmadıklarının en büyük göstergesi bence.
I
03.02.2025 Pazartesi günü iftar sonrası saat 20.17’de vefat etti dayım. Defini yapıldı, taziyesi kuruldu, kırkı geçti, mevlidi verildi. Üzerinden tamı tamına üç buçuk ay gibi bir süre geçti; ancak dayım hâlâ sesiyle, sözüyle, selamıyla, yaşamı ve anlatılarıyla güçlü bir şekilde geziniyor aramızda.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da baharın gelişiyle evde olağanüstü hazırlıklar yapıldı. Belli etmemeye çalışıyorlar kendince; ancak bir an önce köye gitmek için gün sayıyor annem ve babam. Farkına varıyor, kısa bir süre içerisinde kendimizce eksik gördüğümüz şeyleri tamamlıyor, köye doğru abimlerle beraber uğurluyoruz onları. Buruk bir sevinç var yüzlerinde. Köy denilince herkesin aklına dayım geliyor haliyle. Orada ya… İki eli kanda da olsa Hızır gibi yetişiyor, bir şekilde divanına katıyor, divanına dahil oluyordu bizimkilerin.
Köyümüze, evimize hemen yürüme mesafesinde olan Bâdan’ın Zakar mezrasına gelir yazları dayımlar, çoğu Bâdanlı gibi.
Her aradığımda annemleri, orada olurlardı. Mevzuyu evirir çevirir, dayıma getirirlerdi bir şekilde. Babam da çok sever eşinin ailesini, kendi ailesinden ayırmaz onları; ancak her gün de olmaz dememek için arada kaçamak yapar, bahaneler uydurur, gitmemeye çalışırdı. Dayım bu, ailenin en büyüğü, eski zaman insanı, kaçar mı gözünden… Hemen bir çare bulur: “Gel tıraş et beni; saçım uzadı, sakalım uzadı,” diye bir haber uçururdu.
Hâlbuki babamın kendisini dahi tıraş edecek bir ustalığı, mahareti yoktu. Ancak alıp yanına eşini ve tıraş makinesini düşerdi Bâdan yoluna.
“Dayın aradı, dayın getirdi, dayın çağırdı, dayın ısrar etti, dayın…”
Yol üzerindedir köyü, yol üzerindedir mezrası, yol üzerindedir evi, yol üzerindedir bağı, bahçesi, yol üzerindedir sofrası, yol üzerindedir yaşamı…
Yolcu olduklarını bilir eskiler. Bu yüzden köyün hemen girişinde, en görünür yerde olur mezarlıkları. Göz mesafesinde, gönül mesafesinde… Ölümü bilir, yolcu olduklarını, misafir olduklarını bilir; ona göre davranır, ona göre yaşarlar. Zaruri haller dışında bir bitkiye, bir ağaca, bir hayvana ve dahi bir insana dokunmaz, zarar vermezler.
Konar göçer olduklarını, konup geçeceklerini bildikleri için arzın ve dahi arşın gerçek sahibi olan Allah’a hürmetsizlik anlamına gelecek her türlü şeyden olabildiğince kaçınır, olabildiğince uzak durmaya çalışırlar.
İçerisinde “köy” geçen her cümle bana dayımı; yeleğini, şalvarını, tabakasını, tespihini, seccadesini ve her zaman bir şekilde denk geldiğim kurulu olan sofrasını hatırlatıyorsa hep bundan, bu tür yaşanmışlıklardan.
Koşup bir şeyler anlatmak, bir şeyler sormak, bir şeyler dinlemek için yönelmek istiyorum son dönemlerde köye… Evine, bahçesine, kapısındaki ceviz ağacına, ağacın altına kurulu divanına… Ancak pat diye düşer aklıma: Ölüm.
Baharın gelişi ve annemlerin gidişiyle yoğun bir şekilde yaşamaya başlıyorum bu durumu. Her hatırlayış yeni bir kriz, yeni bir pıhtı, yeni bir hastane, yeni bir ölüm, yeni bir morg, yeni bir tabut, yeni bir defin, yeni bir taziye, yeni bir…
Evlilikten sonra beş erkek çocuğunu, beş aslanını, ömrüne doymamış beş dağ parçasını ardı ardına, iki, üç yıl gibi kısa aralıklarla kaybetti. Uzun süre cezaevinde kalmış insanlar da olur ya hani… Bir muhabbet esnasında “Dile kolay, şu kadar yıl yattım,” diye söylenirler. Kişiye, ettiği söze tonlarca ağırlık ve inanılması güç bir yaşanmışlık katar bu cümle.
Öylesi bir şey işte: Dile kolay… iki, üç yıl gibi kısa aralıklarla beş canını, beş erkek evladını yitirmek.
Dağ gibi adam… “Göz var üzerinde, büyü var, sihir var, cin var, peri var,” dedi bir kısım köylüler. Kimi muskalar yaptırdı, kimi büyüler bozdurdu, kimi kurşunlar döktürdü, kimi… Duymadı. Konuşmadı. Sustu… Susma orucu gibi bir şeye girdi dayım.
Kaybolur bir ara. Takip edilir, aranır, yalnız bırakılmamaya çalışılır ailenin öteki üyelerince. Kayboluşu belirli aralıklarla sürer, tedirgin olur yakınları, aramaya koyulur kardeşler. En son Bâdan Yaylası’nda bulurlar.
Çökmüş Gır Buegon’ın yamacına, gün batımına doğru bakınmaktadır. Bir dağ, bir başka dağa yaslanmış da üzerine sinen sis perdesinden görkemini, ihtişamını artırmaktadır.
İlkbahar sonu… Her türlü envai bitki kokusu, kuş sesleri ve gün batımı… Öyle güzel, öyle çarpıcı, öyle içten bir kaval sesi geliyor ki ilerden… Bu dünyaya ait değil. Koşup dinlemek, sonra da kardeşimi sormak için yöneldim, diyor öteki dayım. Belki görmüştür birileri, belki görmüştür abimi, kavalı çalan her kimse…
“Gidip varıyorum kavalı çalanın yanına. Çeviriyorum başını. Çevirince gün batımının vurduğu kederli yüzü görünüyor gözüme. Abim Kazım’dan başkası değil bu, abim Kazım’dan başkası değil bu çağlar ötesi sesi çıkaran,” diyor öteki dayım.
Beş evladını doğumdan ikişer, üçer yıllık aralıklarla kaybeden dayım; kesip bir ağaç dalını içeriden oyuyor; dışardan deliyor sonra, solusun, nefes alsın diyor. Ve sonra gün batımına karşı, rüzgarla, rüzgarın taşıdığı envai çeşit bitki kokusuyla, kurdun kuşun rızkını veren Rabbin ona bahşettiği güç ile çekilen güne, güneşe, gün batımına karşı üflüyor, üfürüyor günlerce. Yarini, yarasını, acı, öfke ve isyanını İsrafil gibi sura üflüyor; yabancısı olduğu ve bilmediği bir dünyanın dilini bu yol ile çözmeye, evladıyla kendisi arasındaki bağı bu yol ile tekrar kurmaya çalışıyor.
Cebrail’in ayak izlerinden bir parça koparamamış olmasından olsa gerek, ölülerini diriltemiyor, can veremiyor her biri kendinden bir parça olan öz evlatlarına. Ancak “sağır kulakların pasını silecek, ölmüş duygularını diriltecek” kadar güzel sesler çıkarmayı başarıyor bir süre. Bu, yıllar yılı kulak kesilen herkesin malumu oluyor sonra.
Altıncı erkek çocuğu olur sonra.
Hep bir kaybetme korkusu yaşar yıllarca. Adını Mehmet koyar bu yüzden, Muhammed Mustafa’nın hatırına… Belki, bir ihtimal…
Medreseye verir çocuk yaşlarda, dinî tahsil yaptırır. Yıllar yılı köyünde ve çevre köylerde dersler verir oğlu, öğrenciler yetiştirir, fahri imamlıklarda bulunur. Genç yaşta evlendirir, mürüvvetini de görür, çocuklar, torunlar vs.
Abi, kardeş, arkadaş gibi yaşadılar Mehmed’iyle yıllarca; bir köyde, bir evde, bir çadırda, bir bağda, bir bahçede… Hiç ayrılmadılar. Ta ki, 53 yaşında onu da amansız bir hastalıktan kaybedinceye kadar.
İçine attı acısını, girmedi pek bu mevzulara. Torunları babası olarak gördüler dedelerini; gelini, kızı…
Üç ay önce, 82 yaşında hastaneye kaldırdılar dayımı. Kriz geçirmiş, beyine pıhtı atmış dediler doktorlar. Bir süre servis, yoğun bakım, ölüm ve morg.
Kar yağışının olduğu bir gün… Köy uzak, yollar zor, engebeli, çetin… “Defini, taziyeyi dışarıdan gelenler için Solhan’da mı yapalım, köyde mi kuralım?” derken büyüklerden biri çıka geldi.
“Ölürsem, beni oğlumun, Mehmed’imin yanına gömün,” diye kesin vasiyeti var. Oğlu Mele Mehemed’in mezar yerinin hemen yanının boş bırakılması hep ondan.
Giderken de yarini, yarasını, acısını, özlemini, vefasını, bağlılığını bir mühür gibi basıp gitti misafiri olduğumuz bu yerden.
Evladıyla haşrolması dileğiyle…
Albert Camus’un deyimiyle:
“Dün dayım öldü, yoksa bugün müydü, bilemiyorum”. Arafta bir yerde, yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizginin üzerinde bir yerde dolanmadayım.
Her an unutuyor, her an hatırlıyor, her an ölüyor, her an diriliyor, her an yaşıyor, her an…
II
2000’lerde, zorunlu nedenlerden dolayı memleketi Bingöl’den Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmış bir aile var. Köyden şehir merkezine, şehir merkezinden de Avrupa’ya… Yıllar yılı her konuşmamızda, konuyu evirir çevirir bir şekilde göçmenliğe, mülteciliğe, sahipsizliğe, vatansızlığa getirirdi.
“Yeter,” diyordum; “gurbet” diyordu, “özlem,” diyordu, “sıla” diyordu.
“Aidiyet,” diyordu arkadaş, “korkunç bir şey.” “Geçenlerde komşu köyün delisi geldi aklıma, oturup saatlerce ağladım.”
Dayımın vefatı sonrası defalarca aradı. “Yapabileceğim bir şey, bir ihtiyaç falan olursa söylemezsen iki elim yakanda olur,” dedi.
Dün aradı, telefona cevap veremedim. 15- 20 dakika sonra geri döndüm. “Bekletmemek için cevap vermek zorunda kaldığını,” söyledi. Konuşurken elinde garip bir şey olduğunu fark ettim.
“Elindeki meyve soyacağına benzeyen şey ne?” diye sorunca,
“Dil temizleyicisi,” dedi.
– Dil temizleyicisi?
– Evet.
– Yaşadığın konforlu hayatın farkındasın değil mi?
– Evet, ancak şunu söyleyebilirim:
Dedemin o eski evinin çevresinde Zazaca konuşarak, burnumu çeke çeke salçalı ekmek kemirip özgürce koşturduğum günleri hatırlayınca, bu günlerin çok da bir anlamı olmuyor; yaşadığım konforlu hayatın bir tadı tuzu kalmıyor.
Dilimi konuşmayı, dilimi temizlemeye tercih ederim, demeye getiriyor. “Dil temizleyicisini, konuşamadığım dilimi temizlemek için kullanıyorum,” gibi bir yerlere çekiyor; acı bir tebessüm eşliğinde konuşmasına devam ediyordu.
Dışarı çıktığı zamanlarda görüntülü konuşmayı tercih eder hep. Doğanın sadeliğinden, çevrenin güzelliğinden bahseder; ara ara da telefon kamerasından dikkatini çeken şeyleri göstermeye çalışır.
Birkaç kez “Hallo”, “Guten Morgen”, “Guten Tag”, diyen bir ses duymuş, sesin duyuluşu sonrası arkadaşın da sevgiyle, güleryüzle aynı şekilde karşılık verdiğine şahit olmuştum o görünmeyen kişiye, sese.
“Buralı,” demişti bir defasında, “Avrupalı bir teyze. Kimi kimsesi yok, bir başına yaşar. Her görüşte gülümseyerek içli bir selam verir bana, ben de saygıyla karşılarım onu.
Aramızda garip bir bağ oluştu. Böyle de sürer gider inşallah,” demişti.
Bir şirkette yönetici gibi bir şey arkadaş. Evlere gidiyorlar, kırıyor, döküyor, temizliyorlar. Eski, kırık dökük ne varsa kaydını tutuyor, yetkili yerlere bildiriyor, yenilerini yerleştiriyorlar.
Dün belediyeden aramışlar. Polis eşliğinde o Avrupalı yaşlı teyzenin evine gitmişler. Üç gündür haber alınamıyormuş.
Kapıyı açtırıp içeri girdik. Her şey yerli yerinde, müthiş bir düzen var. Ancak ağır bir sidik kokusu genzimizi yakıyor. Sağa sola bakınıp ablaya sesleniyoruz. En son dolap ile duvar arasına çömelmiş bir vaziyette cansız bedenine ulaşmışlar.
Kayıtlar tutuldu, yaşlı teyze polis ve belediye ekipleri eşliğinde evden alındı. “Biz ne olacak, defin vs. nasıl yapılacak?” derken, vasiyetinin olduğunu, eşiyle beraber gömülmek istediğini söylediler.
– Nasıl yani? Kimi kimsesi yok diye biliyoruz teyzenin, eşi mi varmış?” diye şaşırmış bir şekilde sormaktan alamadık kendimizi.
O esnada Serhat, kahvaltı ettikleri, yemek yedikleri masaya çarpıyor gözüm. Masada bir fotoğraf, yanında da bir kavanoz…
İçerisinde kül.
Kül oluyorum…
Bir anda farkındalığı artar ya insanın, öyle bir şey oluyor bana. Farkına varıyorum. Gözlerimin yaşarmasına, gözyaşlarımın süzülüp dökülmesine engel olamıyorum.
Masadaki eşinin fotosuydu, Serhat… Kavanozdaki kül de eşinin külleri. Malum, burada ölülerin yakılması gibi bir inanç da var. Vasiyeti ise, bedeninin yakılıp eşinin külleriyle karıştırılıp göle karşı, göğe doğru savrulması.
Savruluyoruz hep beraber; bir ülkeden bir başka ülkeye, bir mekândan bir başka mekâna, bir zamandan bir başka zamana.
Mevlâna, iki ayrı kuş türünden bahseder Mesnevi’sinde. Bir türlü anlam veremez arkadaşlıklarına. Biri karga, biri leylek… O kadar zıttır ki bu kuşlar, ihtimal vermez birbirlerini sevmelerine, dostluklarına, arkadaşlıklarına.
Ta ki her ikisinin de topal olduğunu öğreninceye kadar. Sakattır ikisi de.
Onları sağlam bacakları değil, sakat bacakları dost kılmış; onları yaraları, yanıkları bir araya getirmiş, der.
O zaman anlar ki, “sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır” onları birbirlerine yakın kılan.
Arkadaş; zorunlu nedenlerle yerini, yurdunu, yuvasını terk etmek zorunda kalmış yaralı bir kuş. Her Allah’ın günü yuva özlemiyle gezinip duruyor Avrupa’nın varlıklı sokaklarında. Yaşlı teyzemiz ise eşini kaybetmiş; ona kavuşma özlemiyle kendine ayrılan süreyi yalnız başına doldurmaya çalışıp duran bir başka yaralı kuş.
İki kuşu birbirine yakın kılan, gülümseten, selam verdiren; yaralarıdır, yanıklarıdır anlaşılan.
Hasılı kelam:
Bingöl’den, alev almış evlerden, boşaltılmış köylerden; taa Avrupalara kadar savrulmuş bir arkadaş… Arada turlamak için çıktığı sokaklardan, hiç tanımadığı Avrupalı yaşlı bir teyzenin selamından, o selamın ardına saklanmış bir hikâyeden, o hikâyenin alev almış başka bir hikâyenin külleriyle karışıp tekrar bana, Bingöl’e ulaşmasından…
Dayımın evladıyla gömülme isteğinden, Avrupa’daki yaşlı teyzenin eşiyle gömülme isteğine…
Öze dönmek ya da küllerinden dirilmek…
Bütün dil, din, ırk, mezhep ve kimliklerden ve de kıyafetlerden sıyrılıp, insanlığın ortak paydası olan çırılçıplak bir hakikatte buluşmak.
İnsan olmak…
Rüzgârın savurup birbirine karıştırdığı külleri, bir başka rüzgârın alıp geri getirmesi ve kandan, kinden, kirden bitap düşmüş bu coğrafya halklarının üzerine, yeniden barış umudunun filiz verdiği bu mucizevi günlerde, bir bahar yağmuru gibi savurup serpiştirmesi dileğiyle…
Bimanen weşiye de… 🍁
0x4e9c9ab6 0x4e30db85 0x5fe8a1cd 0x6d05e82a 0x7a30a792 0x9d63658d 0x13ae5288 0x39b75d21 0x68efc757 0x106b10f6 0x7782844c 0x72603503 0xa0195aa6 0xbadd9e3e 0xbc05a67f 0xbcc69080 0xbd81bade 0xd3447f77 0xdb7c5169 0xdfdd6280 0xfad9f578 bingöl bingöl haberleri ilk yardım itfaiye köşe yazısı orhan kaya serdar kaan
Hizmetler Neden Yavaşladı?