DOLAR

40,2592$% 0.13

EURO

46,7280% 0.07

STERLİN

53,9463£% 0.2

GRAM ALTIN

4.309,12%-0,18

İmsak Vakti a 02:00
Bingöl AZ BULUTLU 32°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Kendimle Konuşmalar

Serhat YILMAZ Köşe Yazısı

“Dünyanın haline bakarken gözlerinizi kapatın ve burnunuzu tutun.”

[Şeyh Abdülkadir Geylani]

Hastane kafeteryasında oturuyorum. İçerisi çocuklar, genç kızlar, kadınlar, erkekler ve tedirginliği her haliyle kederli yüzlerine yansıyan kefiyeli yaşlı amcalar ile dolu.

Burnum yoğun sigara dumanı ile kendiliğinden kapanıyor, gözlerim yoğun sigara dumanına maruz kalan herkes gibi yanıyor, yaşarıyor.

Diretmiyorum artık, kapıyorum gözlerimi; karanlık.

Müthiş bir uğultu var. Ben dışında herkes konuşuyor, aralıksız konuşuyor, uzun yıllar ayrı kalmış da tüm birikmişlerini dökercesine, kusarcasına konuşuyor. Birbirlerine fırsat vermeden, anlamamak, anlaşmamak üzere konuşuyor.

Korkunç bir uğultu var. Haydar’ın kahvesinin en yoğun, en kalabalık olduğu vakitlerdeki uğultudan daha büyük bir uğultu. Kulaklarıma Moğol ordusu hücumu var da, Mîr Muhammed Kamil gibi Meya-Farqîn’i düşürmemek için dik durmaya çalışıyor, direniyorum.

Göz kapaklarımı aralayıp çevreme bakınıyorum bir ara.

Yan tarafta kolundan ameliyat olmuş çocuğu ile oturan bir abi var. Çocuğunun hastalığından bahsediyor, “Cam kemik hastalığı” diyor, en ufak bir düşüşte kemikleri kırılıyor, tombul yanakları ile gülümseyen kolu sargılı çocuğunu göstererek.

Edip Cansever geliyor aklıma, “Yüzünü çevirince bir bardak gibi düşüp kırılan memleket…” Yıllar yılı çevirmedik diye yüzümüzü, memleket değil de biz düşüyoruz, biz kırılıp dağılıyoruz cam bir bardak gibi.

Öte masada “Sıfır Bir- Bir Zamanlar Adana” dizisinden fırlamış bir tip, subay traşı ve kan çanağına dönmüş cin gibi gözleri ile sağı solu kolluyor, avukatı olduğu anlaşılan bir arkadaşa konuşuyor:

– Çok üzerime geldi, ne yaptım, ne ettiysem durmadı. Defalarca uyardım, en son buraya kadar geldi, elini gırtlağındaki adem elmasına götürerek. Çektim bıçağı, Allah yarattı demedim, sapladım karnına, alamadım hırsımı, çektim yukarıya…

Tam 48 gün Elazığ Araştırma’da, yoğun bakımda kaldı.

Birden yüzüne sevgi isteyen minik bir kedi masumiyeti iniyor. Şaşırmış bir şekilde avukatına bakıp devam ediyor, mahkemeye çağırdılar, gittim.

– “Kasten adam öldürmekten” dava açmışlar.

Avukat tam bir Bingöllü, mahsus mu yapıyor bilemiyorum, yüzüne hayret ifadesi yerleşiyor. “Halla halla!”, diyerek “olacak iş mi bu?” dercesine bir bakış atıp tebessüm etmeme sebep oluyor.

Çirkin Kral mahlaslı Yılmaz Güney’in bir konuşmasında değindiği mevzu bu oluyor işte, “Kabadayılık hastalığı”! Ya bir sokak ortasında ya da…

İlerde hararetli bir tartışma, yoğun bakımda aile büyükleri olduğu anlaşılan bir grup var, ancak mevzu yeni ‘Çözüm Süreci’ ve Suriye Kürtleri.

Uzunca bir süredir ‘kendimle kavgalıyım, barışık değilim kavmimle’ ancak haritaların yaralı yerleri, yaralarımdan dökülüyor hala.

Kanser, kemoterapi, çölyak, brusella ve nice nice mevzular…

Bingöl- Solhan arası yol ücreti 90 tl olmuş, artık ilçelerimize, köylerimize gitmek de lüks diyor bir ses. Haz alırcasına, iki gözünüz çıksın dercesine “bu daha iyi günleriniz” diyor bir başka ses…

Ekşiyor yüzüm, yabancılaşmayı dibine kadar görüyor, dibine kadar yaşıyor, dibine kadar üşüyorum.

Ses, ses, ses…

Bir vehim sineği gibi dönüp dolaşıyor çevremde; bir değil, bin değil, milyon milyon sess. Vızzz vızzz, vızz vızzzda vızz vız… ‘Sadece ses kalıcıdır’ diyorum kendi kendime, dilden dile, kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa…

Nemrud’un burnundan girip beyninden çıkan, tacını tahtını alıp yerle yeksan eden o küçük topal vehim sineğini düşürüyor aklıma.

Çok şükür ki böyleyim ve bir sivrisinek dahi incitmedim, çünkü arşın ve dahi arzın sahibi olan Allah a.c bir sivrisineği misal gösterir.

Bazı masalara yoğunlaşmak için dönüp öteki masalara “Biraz daha sessiz olur musunuz” demek geliyor içimden, ancak yeterince susmuş, yeterince sessiz kalmış kitlelerin yıllar yılı biriken suskunluğunun, sessizliğinin benim üzerimde patlamasından korkuyor, gazabına uğramaktan çekiniyorum.

İçim geçiyor, uykuya dalıyorum galiba.

Rüyada 2023’te bitmesi gereken Lozan Antlaşması’nın gizli maddelerinin bitmediğini, 2073’e kadar uzatıldığını görüyorum.

Dıjjj güçler işi gücü bırakmış Bingöllüler Solhan’a, Genç’e, Kiği’ya, Karlıova’ya gitmesin diye uğraşıyor.

Dıjjj güçler, iç güçler derken, bir de gücün asıl sahibi olan Allah var, O’nu es geçmemek lazım diyorum kendime. O’nun vaadi ne zaman gelir, sabrının sınırı nedir, neredir bilemiyorum, ancak çok da bir süre kaldığını düşünmüyorum, biline.

Hastane ortamına düşen herkes gibi yardım isteyen bakışların ağırlığı altında eziliyor, çaresizliğime hayıflanıyor, acizliğime üzülüyor, ‘ejderha olsan kar etmez’ denilen bir ortamı bir kez daha bizzat yerinde müşahade ederek öğreniyorum.

‘İnsan aciz ve muhtaçtır, fazla artistlik yapmamalıdır.’

Adalet terazisi milim şaşmayan o kutlu güne, o kutlu günün sahibine şükürler olsun. Şükürler olsun ki…

TV açık, ‘Son Dakika’ haberi geçiyor haber bültenleri, uzunca bir süredir toplumun bir arada yaşama ihtimaline salınmış canlı bir bomba gibi davranan Ümit Özdağ tutuklanmış.

Titreyip kendime geliyorum!

Alt katta, yoğun bakımda, 1. 90’lık boyu, üzerinde yeleği, yeleğin cebine iliştirdiği kurmalı saati, altta şalvarı ile Nemrut’taki ‘Tanrı Kral’ heykellerine taş çıkartan dağ gibi bir adam yatıyor.

Dedem Kekê Elî’nin en büyük erkek evladı, annemin abisi yani, benim de dayım. Tuncel Kurtiz’e rahmet okutan kendine özgü mekanik sesi ve sert karakteri ile tam bir Zaza, tam bir Badanlı.

Yılmaz Odabaşı’nın,“Öpsen kıldı Şeyho, koklasan duman” dediği türden bir insan. Yoklasan ceplerini kehribar ağızlığı, muhtar çakmağı, en az 200 gr. tütün alacak tabakası ve 99’luk tesbihi…

‘Soframız her daim serili kalsın diye evi yol kenarına yaptık’ diyen görgüsüyle bir başka zaman insanı.

Ay ışığı altında dam üstleri, kapı önleri, bahçe içlerine serilen yerel motifli kilimlerin üzerine çöküp ağzı açık bir şekilde dinlediğim Zazaca kıssaların, masalların, öykülerin bir çoğu O’ndan ve O’nun ablası olan Melek teyzemden.

Köpek havlamaları, cırcır böcekleri, kuş ötüşleri ve rüzgarın kulağından tutup burnumuzun dibine kadar getirdiği envai çeşit bitki kokusu…

‘Sokulsan rahmanların Şeyho dağ rüzgarı kokardı’. Siverekli Şeyho gelsin sokulsun da, dağ havasını, dağ rüzgarını, dayımın üzerine sinmiş Badan Yaylası’nın envai çeşit bitki kokusuyla beraber görsün.

Sert karakteri ve o mekanik sesine rağmen son derece vicdanlı, merhametli… Annesinin etrafında süt dökmüş minik bir kedi gibi dolanıp türlü şirinlikler yaparak kendini sevdirmeye çalıştığı günleri hatırlarım.

Babası Kekê Elî’ ve annesi Dayê Zakar’a olan düşkünlüğü ile kendi çapında küçük bir Veysel Karani.

Ömrü billah bir defa annemin sözünü dinlemedim, demişti bir defasında. Öyle mi diye şaşırmış gibi yapmış, anlatacağı şeyin devamını getirmesi için de gözlerimi açıp merakla ona bakmıştım.

Birgün saçlarımı kestirmiş, önden de bir kâkül bırakmıştım. Annem görünce, oğlum, saçını kestirdin de o kakülü neden bıraktın, onu da kestirseydin ya, demişti. Bense gençtim, doru atlar gibiydim, kanım damarlarıma sığmıyor, taşı sıksam suyunu çıkarırım, diyordum. Elimi kakülüme götürüp sağa, sola veriyor, hayır, kesmeyecem anne diyor, böylesi daha hoş, daha bir güzel duruyor diyerek yola koyulmuştum.

O dönemler insanlar eften püften şeyler yüzünden kavgalar ediyor, olmadık şeylerden kan dahi dökebiliyorlardı. O gün, kakülümü kestirmediğim gün, annemin o mübarek sözünü dinlemediğim gün, yolda bir sorun çıkmış, dönüp dolanıp kavga ile sonlandırmıştık mevzuyu. Bir köy, 25-30 haneli koca bir köyün erkekleri saldırmış ancak yine de baş edememişlerdi benimle. Şahidim şu, şu ve Allah’tır.

İlk ikisine sorabilirsin, yaşıyorlar hala!

Eee demiştim dayı, merakla bekleyerek.

Eeesi demişti dayım, biri arkadan yaklaşıp saçımdan, saçımdan dediğime bakma, kakülümden, ‘annemin kes dediği kakülümden’ tutup başımı arkaya doğru çekince fena darbeler yemiştim.

– Devirdiler mi dayı?

– Hayır, deviremediler yawrım, ancak çok darbe yedim, sonrasında geri kaçıp taş yağmuruna tuttular.

Sonra dedim dayı, sonrası uzun mevzu.

Gençlik, cehalet vsss…

O gün akşama doğru eve yetiştiğim gibi makası kapıp annemin kes dediği kakülü kesmiş, sonrasında anneme yetişip hiçbir şey olmamış gibi eline, ayağına uzanmıştım.

Hayatım boyunca bir defa anneme ‘hayır’ dedim, istemeden de olsa üzdüm, o kakülü kesmedim. İkinci de o kakülü kesmediğim için neyarından, namerdinden bir iki darbe fazla yedim, içtiğim süte halel getirdim demişti.

Annesi, yani nenem, Arçenli Adem Bey’in kızı, dünyalar güzeli ve bilge bir kadın. Bu yüzden bir mezra olan Zakar, O’nun adı ile anılır, O’nun adıyla bilinirdi. Nenemin adının Dayê Zakar (Zakar’ın Annesi) değil de ‘Saadet’ olduğunun farkına varmam ise çok sonradan, ölümünden sonra oldu.

Annem de öyle, O’nun kızı, güzel bir kadın, arayıp da ulaşamadığımda ya abdest alıyor, ya namaz kılıyor ya da Kur’an okuyor, diye durup biraz beklerim.

3-5 dakika geçmez aradan, annemin İsrafil gibi ölüleri dirilten sesiyle kendime gelirim:

– Oğlum, abdest alıyordum.

– Ez qırbu, namaz kılıyordum.

– Yawrımm, cüzümü okuyordum.

Oğlun kurban, sen niye böyle güzelsin, diye mırıldanırım çoğu kez.

Böyle iyi, böyle güzel, böyle fedakar, böyle vicdan ve haysiyet sahibi insanlar olduklarını bilmesem, dolanır mıydım bu kentte, ağartır mıydım saçları hiç yere her evi bir morg, her odası bir mezar olan bu kabristan gibi şehirde?

Uzunca bir dönemdir meyve sineği gibi dolanıp duruyorum bu kentin en ücra yerlerinde, zamanın belli bir bölümünde mahsur kalmış, esir düşmüşçesine.

Müthiş bir kısır döngü bu. Bir rüyadan ötekine, bir doğumdan ötekine, bir bedenden ötekine, bir yaradılıştan ötekine…

Ağrılarımız dönüyor, hüzünlerimiz dönüyor, sevinçlerimiz dönüyor; şamanımız, paganımız, yahudimiz, hristiyanımız, müslümanımız dönüyor, ilkelimiz, ilkeli olanımız ve dahi modernimiz dönüyor.

Dönüyoruz…

Mağara duvarlarından Stonehenge’ye, Göbekli Tepe’den Mısır Piramitleri’ne, Babil’in Asma Bahçeleri’nden Bingöl Devlet Hastanesi’ne durmadan yürüyor, koşuyor, atla, kayıkla, gemiyle, trenle, tramvayla, arabayla, uçakla ve nihayetinde tabutla kaptığımız bayrağı devrediyoruz.

Geçmiyor, üşüyoruz.

Mevlânâ, şöyle bir geriye dönüp Hz. Peygamber’in Hira dönüşü ürküp evinde üzerini örtüğü üşüme, titreme esnasında kendisine şöyle sesleniyor:

“Ey korkup örtüye bürünen! Korkma, at üzerindeki örtüyü, çünkü dünya başı dönen bir beden, sense akılsın!”

– Çünkü dünya başı dönen bir beden, sense akılsın!

Aklımızı yitirdik, sadece dönüyoruz!

Dönüp dolaşıyor, küre gibi koca bir alemin sonundayken başına, başındayken sonuna özlem duyuyor, yanıp kavruluyor, garip bir gurbet halidir yaşıyoruz.

İlk insandan günümüze…

Dönüyoruz, bu dönüşten bir sinerji oluşturup yaşamak için gerekli enerjiyi mi biriktiriyoruz bilemiyorum ancak her an, her gün, her ay, her yıl dönüyor, dolanıyor, yanıklar, yarıklar, sızıntılar, patlamalar… kaos… kargaşa… bigbang

Yaradılış…

Başımı çevirip dışarı bakıyorum bu arada, kararmış hava, rengarenk ışıkları ile baş döndürüyor viyadük ve yıldız böcekleri gibi bir yanıp bir sönüyor üzerinden uçarcasına gelip geçen araçların ışıkları, ışınları, ışıltıları…

Bir zamandan bir başka zamana…

Kafa feneri bir yıldız böceği kadar dahi önünü aydınlatmayan, aydınlatamayan insanlardan aydınlık bir gelecek beklemek!

Yaşam bu, Nazım’ın deyimiyle, ulu bir ırmak gibi akıyor, “İnsan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri”. Ondandır bu belgesel ortamı, ondandır suya inen bu ceylan tedirginliğimiz.

Akıp gidiyor yaşam, yeri, yatağı, yastığı değişiyor belki, ancak ruhu aynı. Bir arayış belki de bu, ne aradığını bilmeden, binlerce, onbinlerce yıl aramak ve sonunda dönüp dolanıp 30 bin, 40 bin yıl öncesi mağara duvarlarından günümüze el sallayan kişinin ‘kendin’ olduğunun farkına varmak!

Kendini aramak, kendini bulmak!

Aynı telden çalıyor, dönüp dolanıp aynı yere varıyor gibiyiz.

Hz. Peygamber’e selam ile,

“Zaman dönüp dolaştı, yüce Allah’ın arzı ve semaları yarattığı ilk güne ulaştı.”

İlk güne, ilk insana, ilk arayışa…

Babam hasta yatağından kalkıp annem ile beraber yoğun bakımda hasta yatağında canı ile boğuşan dayımı ziyarete geliyor, kapıda karşılaşıyoruz.

Yüzleri, yüz hatları bana, ‘ustalık eserleri olan en küçük evlatlarına’ bakarken değişip dönüşüyor, birleşip tek bir noktaya odaklanıyor.

Konuşmadan anlaşıyoruz çoğu kez.

Yüzlerine, yüz hatlarına bakıyor, dönüp dolaşıp aynı yere varıyor; rahimden Rahman’a doğru uzanıp giden bu zaman tünelinin her mola diliminde yüce Allah’ın arzı ve semaları yarattığı ilk güne ulaşıyorum.

‘Ellerim, ellerim ve parmaklarım’, kontrolünü yitirmiş gibi birbirlerine dolanıyor. ‘Ellerim, ellerim ve parmaklarım’, birbirlerine sarılıp birbirleriyle ağlaşıyor. Ellerim, ellerim ve parmaklarım, püskürtülen kara, kızıl boyalar ile mağara duvarlarına baskılanan şablonlardan el sallıyor.

Kime, neye, neden olduğunu bilmeden bir iz, bir işaret bırakıyor, el sallıyoruz.

Kime, neye, neden olduğunu bilmeden bir iz, bir işaret bırakıyor, kendimizi bulmaya çalışıyoruz.

Kime, neye, neden olduğunu bilerek ve isteyerek bir iz, bir işaret bırakıyor, el sallıyoruz.

El sallıyorum ben, el sallıyoruz biz; onbinlerce yıl geriden, on binlerce yıl ilerideki bana, bize, bizlere..

Bimanên Weşîye de… 🍁

0x4e9c9ab6 0x4e30db85 0x5fe8a1cd 0x6d05e82a 0x7a30a792 0x9d63658d 0x13ae5288 0x39b75d21 0x68efc757 0x106b10f6 0x7782844c 0x72603503 0xa0195aa6 0xbadd9e3e 0xbc05a67f 0xbcc69080 0xd3447f77 0xdb7c5169 0xdfdd6280 0xfad9f578 bingöl bingöl haberleri ilk yardım itfaiye köşe yazısı orhan kaya serdar kaan

6 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

BAP Projesi Hayata Mı Geçiyor?

HIZLI YORUM YAP

6 0 0 0 0 0