DOLAR

40,2592$% 0.13

EURO

46,7280% 0.07

STERLİN

53,9463£% 0.2

GRAM ALTIN

4.309,12%-0,18

İmsak Vakti a 02:00
Bingöl AZ BULUTLU 32°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Gün doğumundan gün batımına…

Serhat YILMAZ Köşe Yazısı

Geceyi kan ter içerisinde yatak ve yastığım ile mücadele ederek geçiriyorum. Ne zaman kendimden geçtiğimi, uykuya daldığımı hatırlamıyorum. Sabah içeri sızan ışık ile doğrulup kalkıyorum yatağımdan.

Malum Pazartesi ve Annem her Pazartesi olduğu gibi yine niyetli.

Açıp sosyal medyaya bi göz gezdireyim diyorum, ‘Muhteşem Yüzyıl’ filmine ait bir videoya denk geliyorum. Sultan Süleyman’ın Karaboğdan seferi sırasında geçit vermeyen Prut Nehri yüzünden yarıda kalan seferini anlatıyor.

Nehir taşkın, çevresi kil ve bataklık…

Yapılmak istenen köprüler suyun debisine dayanamayıp bir bir düşüyor. Sultan Süleyman gergin, sinirli. Bu kaçıncı köprü diyerek Mimarbaşı’na kızıyor, sonunda Lütfi Paşa cürret edip Ağırnaslı Sinan’dan bahsediyor, Van Deryası’nda çok işimize yaradı diyor.

Sinan gelip önünde eğiliyor, taslağını oluşturduğu köprünün ip, bez ve tahtalardan oluşan minik bir modelini uygulamalı anlatıyor Sultan Süleyman’a.

Sultan Süleyman beğeniyor, 10 gün içerisinde yapıp bizi karşıya geçirmezsen kelleni alırım, yaparsan istediğini veririm diyor…

Annemin dün yaptığı börekten bir dilim kapıp çabucak dışarıya atıyorum kendimi, annemin arkamdan ‘yawrimm, kahvaltı etmedin’ diyen sesini duymazlıktan gelerek.

Kütüphaneye gitmek var aklımda, epey oluyor uğrayamıyorum çünkü.

Çapakçur Viyadüğü’nde dolanıyorum bir süre, güneş ateşini kısmış ışığı ile vadiyi ısıtıyor, aydınlatıyor. Gözlerim mayışıyor vadiyi izlerken, “Zımet” diyoruz bu duruma Zazaca’da. Türkçe karşılığı tam olarak neye tekabül ediyor bilemiyorum, geçici bir körlük hali herhalde.

Işıktan körelme.

“Işık ışıktır görene, ışıktan köre ne” der Mevlana. Bilinçli bir körlük benimkisi, epeydir görmemeye çalışıyorum, bana ne!

Köprü bitimi belediyemizin bıraktığı banklardan birine oturuyor, debisi yüksek bir nehir gibi ‘bana mısın’ demeden akıp giden insan ve araç trafiğine bakınıyorum.

Önümde Çapakçur Vadisi, tenimde güneş ışınları, kulağımda Sedat Anar’ın sesiyle Aşık Veysel’in sözleri,

“Coşar deli gönül misal-i deryâ
Mecnun’a sahrada göründü Leylâ
Gördüğün güzellik hepisi Mevlâ
Ne sen var ne ben var bir tâne Gaffar”

Bir vakitler Osmanlı’ya Payitahtlık etmiş Edirne gibi bir şehirde bulundum. Mimar Hacegandan Edhem Efendi’nin Meriç nehri üzerine yaptığı köprünün tam ortasında tavanı işlemeler ile dolu taht benzeri taş bir yapı vardı. Padişahın arada gelip orada oturup güneşin doğuş ve batışını izlediğini söylemişti arkadaşlardan biri, ne kadar doğru bilemiyorum tabi.

Padişahın zevk û sefa köşesi adını vermişti arkadaşlar. Öyle de kaldı bizde ve bize yetişenlerde…

Sağa dönünce dört minaresi ve her minarede yer alan üçer şerefesiyle tüm ihtişamıyla karşında duruyordu Selimiye.

Gün doğumu da gün batımı da çok güzeldi köprüden seyre dalınca. Güneşin doğuşu da, batışı da Meriç Nehri üzerinde ışık patlamasına, ışığın raksına, yakamozlara sebep olur, bu da izleyicide körlüğe, sarhoşluğa, aşka, cezbeye…

Ağırnaslı Sinan’ın Prut Nehri üzerine inşa ettiği köprüden, Zıwerli Veysel’in Sağyer Suyu üzerine inşa ettiği Köprü ya da Viyadüğe…

Bir tütün sarıyor, göğü, gökyüzünü, güneşin Meriç nehrine vuruşuyla oluşan kırmızının onlarca, yüzlerce tonunu içerimde birikmiş olan nar’a, kor’a, kızıla ekliyorum.

Dürtme içimdeki narı…

“Merdivenlerin üstünde güneş, yorgunluk ve telaş. Bir adam, merdivenlerde duruyor, bir şeyler düşünerek” der Nazım Hikmet. İşte öyle oturuyorum kendime, iç çekerek, bir şeyler düşünerek.

Su var, hava var, güneş var…
Ne çok şey geçti önümden, ne çok şey geçecek daha; yorgun, yalnız ya da kalabalık…

Uğruna her şeyimizden vazgeçtiğimiz fani olan bu dünya hayatı için “Uyuyanın rüyası” diyor Hz. Peygamber. Rüya, mağara alegorisi, simülasyon, matrix… Hangisi düş, hangisi gerçek kestiremiyorum.

Gerçekse fena, rüyaysa kabustan başka bir şey değil.

Erich Fromm, “İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri” adlı kitabında, Fransa’daki bir akıl hastanesinde tedavi görürken bileklerini keserek intihar eden bir kız çocuğundan bahseder.

Kendisini insan gibi görmeyen, hiç kimseye karşılık vermeyen bu kız çocuğu, kendisini açıklayabileceğine olan inancını tamamen yitirmiştir.

  • “İlgiden ve karşılık verme gücünden öylesine yoksundu ki, kanının akışını görmesi yaşadığına ve insan olduğuna inanabilmesinin tek yoluydu.”

Kanının akışını bir rüyadan uyanmak, kendi hakikatinin farkına varmak olarak görüyordu belki de.

İbn-i Arabî , ‘Fütûhat-ı Mekkiye’ adlı eserinin 8. Cildinde,

Züleyha’nın elinin kesilip kanının yere döküldüğü yerde “Yusuf, Yusuf” diye yazıldığını aktarır.

“Bunun nedeni, Yusuf’un adının, tıpkı bir kan gibi Züleyha’nın bütün damarlarında dolaşmasıydı” der.

Aynı şeyin Hallac için de geçerli olduğunu, kesilen kollarından dökülen kanın, toprağa “Allah, Allah” diye yazdığını aktarır.

Kanının akışını hissetmek rüyadan uyanmaya, var olduğuna inanmaya, bir hakikati görmeye ya da göstermeye ya da Hafız’ın son kelebeği gibi kendini yakıp ‘aşka’ düşmeye yorulabilir mi bilemiyorum.

Descartes’in, “Rüyasında gördüğü hayali bir özgürlüğün tadını çıkarıp, uykuda olduğunu fark etmeye başlayınca da uyandırılmaktan korkup o tatlı hülyalara bile-isteye devam eden mahkûm”una benziyoruz biraz da.

Uyanmaktan korkuyoruz, daha berbat bir rüyaya uyanmaktan belki de.

Osmanlı’ya payitahtlık etmiş Edirne şehrine, Kilisesine, Sinegoguna, Fetih kılıçları ile minberine çıkılan Eski Camii’ne, Meriç Nehri’ne ve tabiki kendisini Alem-i İslam’ın Halifesi ve Sultanlar Sultanı olarak gören Sultan Süleyman’a…

Önümde Çapakçur Vadisi, tenimde güneş ışınları, kulağımda Sedat Anar’ın müthiş sesiyle beni kendimden geçiren Aşık Veysel’in sözleri… Önce kendime, sonra Sultan Süleyman’a ve sonrasında da almak isteyen olursa diye buraya bırakıyorum:

  • Ne sen var, ne ben var, bir tâne Gaffar!

0x4e9c9ab6 0x4e30db85 0x5fe8a1cd 0x6d05e82a 0x7a30a792 0x9d63658d 0x13ae5288 0x39b75d21 0x68efc757 0x106b10f6 0x7782844c 0x72603503 0xa0195aa6 0xbadd9e3e 0xbc05a67f 0xbcc69080 0xd3447f77 0xdb7c5169 0xdfdd6280 0xfad9f578 bingöl bingöl haberleri ilk yardım itfaiye köşe yazısı orhan kaya serdar kaan

3 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

İftira Kampanyasında Sessizlik. Bingöl Linç Ediliyor!!!

HIZLI YORUM YAP

3 0 0 0 0 0