40,2592$% 0.13
46,7280€% 0.07
53,9463£% 0.2
4.309,12%-0,18
02:00
Orhan KAYA Köşe Yazısı
Hayat, birbirine sırt dönmüş gibi duran ama aslında birbirini tamamlayan iki yarımdır. Doğumun nefesiyle ölümün sessizliği, sevincin coşkusuyla hüznün dinginliği, baharın dirilişiyle güzün vedası… tıpkı geceyle gündüz gibi birbirini tamamlar. İnsan, yaşamın yalnızca aydınlık yönüne tutunmak ister; baharı sever, yazı özler, sevinci yücelterek hüznü dışlamak ister. Oysa baharı bahar yapan, kışın sertliği değil midir? Gecenin karanlığı olmasa, gündüzün aydınlığı neye yarar? Acı olmasa, tatlının kıymeti anlaşılır mı? Hepsi bir ahengin parçalarıdır. Türk edebiyatının büyük üstatları, bu tezatları öyle derin işlemişlerdir ki, satırlarında hem bir feryat hem de bir teselli bulursunuz. Aşık Veysel, “Kara toprak” deyip toprağa seslenirken aslında ölümü kutsar; Mevlana, “Ölüm gecesi” dediği anı bir düğün şenliğine çevirir. Yahya Kemal, “Sessiz Gemi”de ayrılığın hüznünü bir melodiye dönüştürür.
Bu zıtlıkların bir arada var olması, edebiyatın da en temel konularından biridir. Türk edebiyatında olduğu kadar dünya edebiyatında da bu ikilik sıkça işlenmiştir. Tasavvufun derin sularında bu tezatlar, aşkın, irfanın ve hakikatin anahtarı olarak görülür. Mevlânâ, ölüm gecesini “Şeb-i Arûs” yani “düğün gecesi” olarak adlandırır. Onun için ölüm, bir ayrılık değil, asıl sevgiliye, yani Hakk’a kavuşmaktır. Bu bakış açısı, dünyayı ve hayatı sadece görünen yüzüyle değil, derin anlamıyla kavramaya bir davettir.
Hayatın Tezatları: Edebiyat ve Tasavvufta Yansıması
Aşık Veysel, hayatı ve dünyayı müziğinde tasvir ederken, insanın doğumla başlayan ve ölümle sona eren yolculuğunu şiirsel bir dille anlatır. “Dünyaya geldiğim anda / Yürüdüm aynı zamanda / İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece” diyerek, hayatın başı ve sonu arasında akıp giden bir yolculuk olduğunu söyler. İnsan, bu yolculukta hem baharı hem kışı yaşar, hem sevinci hem hüznü tadar. Aşık Veysel’in bu tasviri, hayatın tezatlığını ve bu tezatların bir arada var olmasının kaçınılmazlığını vurgular. Yaşam, ancak bu ikiliğin dengesiyle anlam kazanır.
Hasan Hüseyin Korkmazgil ise “Yaprak döker bir yanımız / Bir yanımız bahar bahçe” diyerek, insanın içindeki çatışmayı dile getirir. Bir yanımız hüzünle sararırken, diğer yanımız umudu ve coşkuyu taşır. Bir yanda ölümün acısıyla ağlarken bir yandan doğumun sevinciyle seviniriz.
Bu zıtlıkların yarattığı ahenk, klasik edebiyatımızda da kendini gösterir. Divan edebiyatında “bahar” ve “güz” yalnızca mevsimler değil, aynı zamanda gençlik ve yaşlılığın, hayatın ve ölümün simgesidir. Fuzuli’nin, Bâkî’nin gazellerinde bahar, sevgiliyle kavuşmanın, güz ise ayrılığın ve hüznün habercisidir.
Dünya edebiyatına baktığımızda da bu tezatların güçlü bir anlatım unsuru olarak kullanıldığını görürüz. Shakespeare’in tragedyalarında hayatın neşesi ve acısı iç içedir. “Hamlet”, ölümle yaşam arasındaki o derin çelişkiyi sorgularken, “Macbeth” insanın hırsı ile vicdanı arasındaki çatışmayı gözler önüne serer. Dostoyevski’nin romanlarında insan ruhunun karanlık ve aydınlık yanları birbirine dolanır. “Suç ve Ceza”da Raskolnikov’un vicdanıyla verdiği savaş, “Karamazov Kardeşler”de iyilik ve kötülüğün sınırlarının belirsizliği, hep bu zıtlıkların çatışmasını anlatır.
Doğanın Öğrettikleri
Hayat, zıtlıkların birbirine sarılışında güzelleşir. Bunu en iyi anlatanlardan biri de doğadır. Bahar, taptaze bir başlangıç gibi görünse de, aslında bir dönüşümdür; kışın sertliğinde dinlenip olgunlaşan toprak, baharda yeşerir. Ama biz, hep güneşi isteriz, yağmurdan kaçarız. Bahar gelir, içimizde bir kıpırtı başlar. Çiçeklerin açışı, toprağın ıslak kokusu, kuşların şarkısı… Yeşilin kahverengiyle dansı, yağmur sonrası güneşin ışıltısı, gökyüzünde beliren gökkuşağı… Sanki dünya yeniden doğmuştur. Tatlı ve acının birlikte var olduğunu anlatır.
Peki ya sonbahar? O sarı yapraklar, dökülürken bile bir şiir yazarcasına süzülür toprağa. Rüzgar, ağaçların arasından geçerken bir ağıt mırıldanır. Yağmur damlaları camlara düşerken, her biri bir anıyı çağrıştırır. Baharın getirdiği mutluluk kadar, sonbaharın hüznü de gereklidir. Sonbahar, bize vedaları öğretir. Sararan yapraklar, bir zamanlar canlı ve yeşilken, şimdi rüzgârla vedalaşır. Yağan yağmur, hayatı yeşertmek için değil, toprağa gözyaşı dökmek için mi yağar dersiniz? Belki de doğanın yas törenidir bu. Ama yine de sonbaharın kendine has bir büyüsü vardır. Tıpkı hüzünlü şarkıların insana garip bir huzur ve tat vermesi gibi, sonbahar da içimizde derin bir dinginlik bırakır.
Kış Beyaz bir sessizliktir; ölümün simgesidir adeta. Kar, doğanın üzerini örten beyaz bir kefen gibidir. Fakat kışın en sert geçtiği yerde, bahar en güzel açar. Mevlânâ’nın dediği gibi: Hayat sana arka arkaya dikenlerini gösteriyorsa sakın üzülme, aksine sevin. Çünkü çok yakında gülü de gösterecektir. Yani aslında her kış, baharda açan bir gülün habercisidir.
Hayatı Anlamlandırmak: Tezatların Dengesi
Hayat, siyah ve beyazdan ibaret değildir. Asıl güzellik, gri tonların arasındaki o ince çizgidedir. Tasavvufta “cem’ül-ezdad” denir buna: Zıtların birliği. Mevlana’nın dediği gibi:
“Bir mumun yanmasına bak, nasıl eriyip bitiyor ama etrafını aydınlatıyor. İşte insan da böyledir; acıyla yanar, ama ışık saçar.”
Hayat, yalnızca mutlu anlardan ibaret olsaydı, mutluluğun kıymeti bilinmezdi. Tatlı, ancak acının varlığıyla tatlıdır. Gündüzü kıymetli yapan gece değil midir? İnsan, sürekli baharı yaşamak ister ama her zaman güneşli günler olsaydı, toprak çorak kalırdı. Bazen fırtınalar kopmalı ki, ruhumuzun toprakları bereketlensin.
Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi: “Düzenim bozulur, hayatım altüst olur diye korkma. Nereden biliyorsun, hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?” İşte bu söz, hayatın paradoksunu en iyi şekilde özetler. Başımıza gelen her kötü olay, belki de bizi daha iyi bir geleceğe hazırlıyordur. Ama biz yalnızca olumsuzlukları görmeye meyilliyiz. kimimiz ya çok olumlu ya da tamamiyle olumsuz… Bu da insanın farklı bir tezatıdır.
Oysa, hayatın her açıdan zıtlıklarını kabul ettiğimizde, hayatın gerçek anlamını kavrayabiliriz. Şairin dediği gibi, belki de hayat siyah ve beyaz değil, üçüncü bir renktir. O renk, hayatın tüm zıtlıklarını içinde barındıran, hem acıyı hem tatlıyı görebilen bilge gözlerin rengidir.
Ve belki de o gözlerle baktığımızda, hayatın her mevsimi, her tadı, her duygusu ve her rengi bize ayrı bir güzellik sunacaktır.
Tasavvuf ve Felsefe Açısından Hayatın Tezatlığı
Tasavvuf ve felsefe, hayatın tezatlarını bir bütün olarak kabul etmenin önemini vurgular. Tasavvufta, dünya hayatı geçici bir imtihan yeri olarak görülürken, ölüm asıl vatana dönüş olarak kabul edilir. Bu bakış açısı, hayatın acı ve tatlı yanlarını bir denge içinde kabul etmeyi öğretir. Felsefede ise, özellikle varoluşçu düşünürler, hayatın anlamını sorgularken, insanın bu tezatlar karşısında nasıl bir tutum alması gerektiğini irdeler.
Sonuç
Hayat, birbirine zıt gibi görünen ancak aslında birbirini tamamlayan unsurlarla doludur. Doğum ve ölüm, sevinç ve hüzün, bahar ve güz, tatlı ve acı, vb. tezatlar; hayatın bir bütün olarak anlam kazanmasını sağlar. Türk edebiyatı, tasavvuf ve felsefe, bu tezatları derinlemesine ele alarak insana hayatı anlamlandırma konusunda rehberlik eder. Aşık Veysel, Mevlana, Hasan Hüseyin Korkmazgil vb. gibi edebiyatçılar, bu ikiliği en güzel şekilde ifade ederek, hayatın acısıyla tatlısıyla bir bütün olduğunu hatırlatır. Hayat, bu tezatların bir arada var olmasıyla güzeldir ve bu denge, onu anlamlı kılar.
Şiir
Üçüncü Renk
Hayat,Ne baştan başa ışık,
Ne de dipsiz bir karanlık.
Gecenin bağrında saklıdır sabah,
Şafağın müjdesi en koyu siyahlık.
Güneş en tepede kızıl bir alevken,
Serin bir gölge özlenir en çok.
Yağmur en sert haliyle iner toprağa,
Sonra en güzel çiçekleri açtırır.
Kış vurmazsa dalları,
Baharın sevinci eksik kalır.
Tatlı hep dilde kalsa,
Kim anlar tuzun kıymetini?
Ölüm olmasa yanı başımızda,
Kim fark eder hayatın değerini?
Düşen her yaprak,
Yeni bir baharın ilk habercisi.
Sönen her yıldız,
Ufukta parlayan güneşin habercisi.
Hayat,
İki uçurum arasında ince bir köprü,
Ne tamamen düşmek,
Ne de uçup gitmek.
Dengeyi bulan,
Hem acıya hem sevince tutunur.
Bu yüzden,
Ne siyah ne beyaz dedim ya,
O üçüncü renk,
Hem gölgeye hem ışığa dokunan,
Hem kaybolan hem bulunan,
Hem son hem başlangıç olan.
belki de hayat siyah ve beyaz değil,
üçüncü bir renktir.
O renk, hayatın tüm zıtlıklarını içinde barındıran,
hem acıyı hem tatlıyı görebilen,
bilge gözlerin rengidir.
0x4e9c9ab6 0x4e30db85 0x5fe8a1cd 0x7a30a792 0x7782844c 0x72603503 0xa0195aa6 0xbadd9e3e 0xbcc69080 0xd3447f77 0xdb7c5169 0xdfdd6280 bingöl haberleri köşe yazısı orhan kaya serdar kaan
BAYRAM DİLEK VE DUAM…