40,2592$% 0.13
46,7280€% 0.07
53,9463£% 0.2
4.309,12%-0,18
02:00
02 Aralık 2024 Pazartesi
İrfan ALAN Köşe Yazısı
Trafik, günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıdır. Sabah işe giderken, çocuklarımızı okula bırakırken ya da akşam evimize dönerken, ister direksiyon başında, ister bisiklet üzerinde, ister yaya olarak bu büyük ağın bir parçasıyız. Ancak bu ağ, bizleri bir yerden başka bir yere taşırken beraberinde riskler de getiriyor. Bu risklerin başında ise trafik kazaları geliyor. Ne yazık ki, bu kazaların ardındaki en büyük nedenlerden biri insanların şoför ya da yaya olarak kurallara uymaması veya duyarsız davranışlarda bulunmasıdır.
Bir düşünelim: Gideceğimiz yere birkaç dakika erken varmak için acele etmenin bedeli ne olabilir? Aşırı hız yapmak, kırmızı ışıkta geçmek, emniyet kemeri takmamak, sinyal vermeden şerit değiştirmek, takip mesafesini korumamak ya da direksiyon başındayken başka şeylerle ilgilenmek… Tüm bu ihlaller, ya bizim ya da başka birinin hayatına mal olabilir. Trafik kazalarının sadece birkaç saniyede gerçekleştiğini, ancak sonuçlarının bir ömür boyu sürebileceğini unutmamalıyız.
Maalesef, kurallara uymayı sevmeyen bir toplumuz. Ancak unutmamalıyız ki, uymadığımız her kural, yalnızca kendi hayatımıza değil, tanımadığımız insanların hayatlarına da zarar verebilir. Belki kendi yaşamımızı umursamıyor olabiliriz, fakat bir başkasının hayatını sonlandırmanın, geride gözü yaşlı, yüreği kanlı aileler bırakmanın vebali çok ağırdır.
Trafikteki her birey bir baba, bir anne, bir eş, bir çocuk ya da bir dosttur. Her birinin rolü, başka hayatların can damarı, neşesi ya da dayanağıdır. Bir insanı hayattan koparmak, onun bağlı olduğu tüm hayatları da paramparça etmek demektir. Oysa biraz dikkat, sabır ve saygı, bu tür felaketlerin önüne geçebilir.
Trafik bir savaş alanı değildir. Hepimiz aynı yolda, farklı araçlarla, farklı hedeflere doğru ilerliyoruz. Birbirimizi tanımasak da, birbirimizin güvenliğinden sorumluyuz. Ehliyetlerimize sahip olurken bu sorumluluğu taşıyacağımıza söz verdik. Kuralların, sadece kağıt üzerinde yazılı metinler olmadığını; aksine hayat kurtaran, düzeni sağlayan temel ilkeler olduğunu unutmamalıyız.
Trafik, bir toplumun yaşam tarzını, stres seviyesini ve sosyal düzenini yansıtan bir aynadır. Ne yazık ki, bizim gibi toplumsal huzursuzluğun hâkim olduğu, stres ve öfke duygularının yoğun yaşandığı toplumlarda trafikte sabırsızlık ve agresif davranışlar daha sık görülüyor. Şerit ihlalleri, yaya haklarına saygısızlık, sinyalsiz dönüşler ya da gereksiz yere korna çalma gibi davranışlar, toplumumuzdaki saygı eksikliğinin birer yansımasıdır.
Bu kaosun diğer bir nedeni de caydırıcı olmayan trafik cezalarıdır. Devlet, trafik cezalarını yalnızca ekonomik bir gelir aracı olarak gördüğünde, bu durum “Parasıyla değil mi kardeşim?” anlayışına dönüşüyor. Oysa trafik, her gün içinde bulunduğumuz, doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendiğimiz bir alandır. Bu alanda huzurun ve güvenliğin sağlanması için hem kanun koyucuların hem de bizlerin üzerimize düşeni yapması gerekir.
Biraz dikkat, biraz sabır ve biraz saygıyla kazaların önüne geçebilir, toplumumuzu daha güvenli bir hale getirebiliriz. Trafik canavarı olmayalım, trafik dostu olalım.
İrfan ALAN Köşe Yazısı
Neredeyse bütün toplumların hafızalarında öğretmenlerle ilgili güzel atasözleri yer alır ve hatta takvimlerinde öğretmenleri andıkları özel bir günleri de vardır. Ama gerçek anlamda öğretmenlere ve öğretmenlik mesleğine değer veren ülkelere baktığımızda, karşımıza her açıdan gelişmiş ve modern ülkeler çıkar. Acaba bu ülkeler gelişmiş oldukları için mi öğretmenlere ve öğretmenlik mesleğine değer verirler, yoksa öğretmenlere ve öğretmenlik mesleğine değer verdikleri için mi gelişirler? Üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir sorudur bu.
Öğretmenler, bir toplumun geleceğini şekillendirecek nesillerin eğitimini üstlenen en önemli kişilerdir. Öğretmenler, öğrencilere sadece bilimsel ve akademik bilgi sunmaz, aynı zamanda onların düşünsel, ahlaki ve duygusal gelişimlerine de katkı sağlarlar. Onlara hayatı öğretir, sorumluluk, adalet, eşitlik ve empati gibi değerleri aktarırlar. Öğretmenler, öğrencilere yalnızca okulda değil, yaşamda da başarılı olmaları için gerekli bilgiyi verirler. Bu nedenle, öğretmenin toplum üzerindeki etkisi son derece büyüktür ve öğretmenlerin eğittiği nesiller, toplumu şekillendirir. İşte gelişmiş ülkeler, bu gerçeği bildikleri için öğretmenlere ve öğretmenlik mesleğine diğer bütün meslek gruplarından daha çok önem verirler.
Bizim gibi ülkelerde ise öğretmenlik, tabiri caizse “ayağa düşmüş”, itibarsızlaştırılmış bir meslek haline gelmiştir. Türkiye’de herhangi bir devlet dairesinde vasıfsız bir memurun aldığı maaş ile öğretmen maaşını karşılaştırdığınızda, durumu açıkça görebilirsiniz.
Her şey para mı? Evet, her şey para. Bir öğretmen en ucuz salçayı bulmak için market market gezmemeli, ay sonunu nasıl getireceğini düşünmemeli. Bütün bunları düşünen bir öğretmen, kendini mesleğine nasıl adayabilir?
Mesleğiyle nasıl bir bağ kurabilir? Okuma yazması bile olmayan kişilerin bürokrat ya da siyasetçi olup, tomar tomar para kazandığı bir ülkede, öğretmen neden geçim sıkıntısı yaşasın?
Bana göre sebebi şudur:Şurası su götürmez bir gerçek: Mevcut iktidar, bireylerin eğitilmesini önemsemiyor. Hatta eğitimli bireyleri, kendi iktidarları için bir tehdit olarak görüyorlar. Bunu iktidara yakın kişiler defalarca dile getirdiler. Mesela bir profesör bir keresinde, “Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum” demişti. Yine geçmiş yıllarda bakanlık yapan bir siyasetçi, “Eğitim oranı arttıkça Ak Parti’nin oyları düşüyor” demişti. Daha hatırlayamadığım pek çok örnek var. Yani, iktidarın eğitime ve eğitimli nüfusa karşı tutumu bu şekilde. Hal böyle olunca, eğitim sisteminin bozulması, sizce de bilinçli değil mi?
Öğretmenlerin ve öğretmenlik mesleğinin halinin içler acısı olması bilinçli değil mi?Hele bir de ücretli öğretmenlik uygulaması var. Garabeti anlat anlat bitmez. Atanmayı bekleyen yüz binlerce öğretmen dururken, sırf ucuza çalıştırmak için formasyonu olmayan, adı sanı bilinmeyen iki yıllık bölümlerden mezun olmuş gençler sınıf öğretmeni olarak görevlendiriliyor. Su ürünleri, arı yetiştiriciliği, büro yönetimi ve sekreterlik gibi öğretmenlikle yakından uzaktan alakası olmayan bölümlerden mezun olan gençlerin öğretmen olarak görevlendirilmesi tam bir zulüm değil midir?
Bu gençler, çocuklara ne verebilirler? Bu gençler, okul sıralarında parlatılmayı bekleyen o cevherleri nasıl parlatacaklar? Olmaz. Bu durumun vahameti anlaşılmalı. Bunu hak etmiyor çocuklarımız. Bulunduğunuz makamlar, çocuklarımızın geleceğini mahvetmenizi meşru kılmıyor.Öğretmenlerimize, öğretmenlik mesleğine kıymayın. Eğitim sistemini, kendi ideolojik ve politik hedeflerinizi topluma yaymak amacıyla kullanmayın. Kurduğunuz düzeni sorgulayan bireylerin yetişmesinden korkmayın. Düzeninizin doğruluğuna ve sağlamlığına güveniyorsanız, korkmamalısınız. Bırakın öğretmenler işini yapsın. Kendi çocuklarınızı Avrupa’da, Amerika’da okuttuğunuz için bu sıkıntıları yaşamıyorsunuz. Ama inandığınız Allah, elbet hesaba çeker sizi! O günün azabından korkun!
Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle der: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” Tanpınar’ın bu sözü, önünde şapka çıkarılacak türden. Tanpınar’ın bu sözü sarf etmesinin üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçmiş. Türkiye’de durum hiç değişmedi. Siyasi parti isimleri, sloganlar, ayrıştırıcı ifadeler oyun çağındaki çocukların dillerinde pelesenk olmuş durumda. Bu yüz kızartıcı duruma kimlerin sebep olduğu belli. Yediden yetmişe herkes politize edilmiş. İnsanlarımız girdikleri her ortamda; aile sohbetlerinde, kahvehanelerde, hasta ziyaretlerinde, taziyelerde, okullarda, üniversitelerde hayatın her yerinde siyaset konuşuyor.
Alman düşünürü Nietzsche’nin çok güzel bir sözü var: “Bir ülkede edebiyat ve sanattan çok siyaset konuşuluyorsa, o ülke üçüncü sınıf bir ülkedir.” Nietzsche’nin bu sözü de tıpkı Tanpınar’ın sözü gibi önünde şapka çıkarılacak bir söz. Aslında üçüncü sınıf bir ülke olduğumuzu hiçbirimiz inkar edemeyiz. Şöyle ki, siyaset erbabımız ve devlet erkanımız kendilerini birinci sınıf bir ülke olarak görebilirler. Bu gayet normal bir durum. Çünkü yaşadıkları hayat, ulaştıkları refah seviyesi tam da birinci sınıf ülke standartlarında. Peki, çarşıya pazara inince, mahalle aralarına girince, insanların maddi ve manevi durumuna bakınca; aylık gelirleri, düşünce dünyaları, hayalleri, beklentileri… Aynı şeyi söylememiz mümkün mü? Pek tabii, HAYIR.
Bu durum kimin işine yarıyor? Gözleri ihtiras ateşiyle körelmiş acımazsız muktedirlerin işine yarıyor. Peki, nasıl işine yarıyor? Gelin açık bir şekilde ifade edeyim. Muktedir, halka her zaman bir oy deposu gözüyle bakar. Bu oy deposunu daha aktif bir şekilde kullanabilmesi için onları bir şekilde siyasete dahil etmesi gerekir. Halkı politize edip siyasete dahil etmek için de onu zor bir ekonomik durumla karşı karşıya bırakır. Zorluklarla dolu bir yaşam, insanları istemsizce siyasete iter. Dolayısıyla iktidarın belirlediği ajandaya daha yakın olurlar.
Bir de bu durumun tersine bakalım: İnsanlar ekonomik olarak güçlü ve huzurlu bir hayat sürdüklerinde, siyasete olan ilgileri azalır. Çünkü günlük yaşamlarında karşılaştıkları zorluklar minimum düzeyde olur ve bu da onları politikadan daha uzak tutar. Böyle bir ortamda, halkın siyasetteki aktif katılımı zayıflar, bu da muktedirlerin işine gelmez. Burada akıllarda şöyle bir çıkarım belirebilir: Ekonomik durum kötü olunca muktedirin aleyhinde olmaz mı? Hayatından memnun olmayan biri mevcut iktidara neden oy versin? Hemen buna da şöyle bir açıklık getirebiliriz: Bildiğiniz üzere iktidarın en şaşırtıcı hamlesi, her zaman ölümü gösterip, sıtmaya razı etmesidir. Muktedir, sorun yaratır ve üstün kavram üretme becerisiyle, medya gücüyle yine kendini o sorunu çözecek kişi, yani kendini bir kurtarıcı olarak gösterir.
Anadolu Ajansı’nın 2019 yılında yayınladığı bir haberde şöyle bir pasaj vardı: “Dünyaya ‘demokrasi ihraç eden’ ABD ile ‘demokrasinin beşiği’ olarak nitelenen Avrupa’da seçimlere katılım oranlarının ortalamada yüzde 65 seviyesini aşmakta zorlandığı görülürken, seçimlerde yüzde 80’den fazla kişinin sandık başına gittiği Türkiye, halkının geniş katılımıyla demokratik olgunluğunu sandığa yansıtan ülkeler arasında öne çıkıyor.” Bak sen laf cambazlarına. Halkı yoksullukla, çaresizlikle sınayarak kuru ekmeğe muhtaç etmek suretiyle politize edip sandıklara çekiyoruz demek yerine, demokratik olgunluğunu sandığa yansıtan ülke diyorlar.
İrfan ALAN Köşe Yazısı
Geçenlerde okuduğum bir hikayeyle yazıma son vermek istiyorum. Bir rivayete göre Davut Peygamber, Lokman Hekim’e bir koyun kesmesini ve kendisine en iyi yerinden iki parça et getirmesini söyler. Lokman Hekim, Davut Peygambere koyunun yüreğini ve dilini getirir. Başka bir gün Davut, kendisine koyunun en kötü yerinden iki parça et getirmesini söyler. Lokman Hekim, yine koyunun yüreğini ve dilini getirir. Davut Peygamber, neden böyle yaptığını sorunca, Lokman Hekim şöyle cevap verir: “İyilik için kullanıldığında yürekten ve dilden daha iyi bir şey yoktur. Kötülük için kullanıldığında da yürekten ve dilden daha kötü bir şey yoktur.” Dünya hayatı boyunca dilini ve yüreğini iyilik için kullananlardan olmaya çalışacağız.
İrfan ALAN Köşe Yazısı
Geçenlerde üzerinde çalıştığım bir yazma eserin derkenarında gördüğüm Arapça bir söz, bu yazıyı yazmama sebep oldu: “La musîbe a’zam mine’l-cehl” yani, “Cehaletten daha büyük musibet yoktur.”Bizim en büyük düşmanımız dışarıdan değil, içeriden gelir; bu düşman, kalbimizde saklı duran, zihnimizi kör eden ve ruhumuzu çorak bir toprak gibi kurutan cehalettir. Öncelikle şunu vurgulamam gerekir: Elbette cehalet, yalnızca bilgi eksikliği değil, insanın kendine ve çevresine yabancılaşması, dar kalıplara hapsolması ve böylece hayattan, kendisinden uzaklaşması demektir.Şöyle bir çevremize baktığımızda, basit bir anlaşmazlıkta bile çözüme ulaşamayan, daima suçlayıcı ve yıkıcı bir dil kullanan insanların arkasında çoğu zaman cahil bir zihniyetin yattığını görürüz. Bu kişiler, karşılarındaki kişiyi anlamak, olayları farklı açılardan değerlendirmek yerine bildikleri dar kalıplara sıkışarak karar verirler. Hoşgörüsüzlüğün, önyargının ve adaletsizliğin kaynağı olan bu cehalet, bizi içten içe karanlığa itiyor.Bu cehalet musibeti, formal eğitimle aşılamayacak kadar derindir. Türkiye’de her yıl milyonlarca genç okullardan mezun olup diploma almalarına rağmen, toplumsal olaylara, düşünce tarzlarına, devlet olarak, toplum olarak durduğumuz yere baktığımızda, “eğitim” adı altında alınan bilgilerin, diplomaların toplumu cehaletten arındırmak için yeterli olmadığını görüyoruz. Çünkü cehalet, salt bilgi eksikliği değil; eleştirel düşünme, empati ve merak eksikliğidir. İdeolojisi ve konumu fark etmeksizin, insanların çoğu duydukları bilgiyi sorgulamadan, yorumlamadan, o bilgiye kendi zihinlerinden bir şeyler eklemeden olduğu gibi kabul etmeyi seçiyor. Bu da toplumumuzu, ezberlerin ve değişmez yargıların gölgesinde yaşamayı sürdüren kör bir kitleye dönüştürüyor.Viktor Hugo, Sefiller adlı romanında, “Zalimlerin çarkı, cahillerin çalışmayan kafalarıyla döner.” der. Zalim yöneticiler, kendi çarklarının sorunsuz ve sürekli dönmesi için bizi, sistematik olarak dogmalara hapsediyorlar. Bizler, bu değişmez yargıların, kalıp düşüncelerin esiri olmaktan kurtulmalıyız. Formal eğitimle sınırlı kalmadan, çok okuyarak, anlayarak, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür insanlar olmalıyız. Öyle ki, mankurtlaştıran hiçbir dünya görüşünün tasması kafamızdan geçip boynumuzu sarmamalıdır.
İrfan ALAN Köşe Yazısı
İnsan neden inanır? İnancın temeli ve amacı nedir? Tarihin farklı dönemlerinde, farklı kişiler, ideolojiler ve kutsal metinler bu sorulara çeşitli cevaplar vermiştir. Bu yanıtların bir araya gelmesi, felsefenin içinde müstakil bir alan olan din felsefesini oluşturmuştur. Ancak bu yazının amacı inanç felsefesi yapmak değil; gözlemlerime dayanarak siyasi otoritenin toplum inancı üzerindeki etkisini ele almaktır.Tarih boyunca ortaya çıkan her inanç sistemi, insanlara yalnızca ritüel veya ibadet sorumluluğu yüklemekle kalmamış, aynı zamanda bir ahlak sorumluluğu da getirmiştir. Ritüeller ve ibadetler, insanların inandıkları yaratıcıya karşı yerine getirdikleri sorumlulukları ifade ederken, ahlak, yaşadıkları topluma karşı duydukları yükümlülüğü temsil eder. Bu ahlaki sorumluluk, bireyin hem kişisel adaletsizliklere hem de yönetimsel adaletsizliklere karşı durmasını sağlayan bir savunma mekanizması işlevi görür. Ahlaklı bir insan, çevresindeki adaletsizlikleri, yolsuzlukları ve sistemin eksikliklerini, inancının ahlaki ölçütleriyle kıyaslayarak eleştirir. Bu kıyaslama, vicdanında bir uyanışa yol açar ve kişinin haksızlık karşısında sessiz kalmamasını sağlar.Ancak siyasi otoriteler, din ve diyanet kuruluşları aracılığıyla, insanları daha çok ritüel ve ibadet sorumluluğuna yönlendirmeye çalışırlar. Çünkü ahlaki bir sorumluluğa sahip olmak, otoriteler için büyük bir tehlike taşır. Ahlaklı birey, mevcut sisteme karşı çıkma, haksızlıkları dile getirme ve bu uygulamaları reddetme potansiyeline sahip olabilir.İslam dininin temel değerleri olan adalet, dürüstlük, hak ve hukukun üstünlüğü gibi kavramların, günümüzde toplumun büyük çoğunluğu tarafından göz ardı edilmesi ya da yalnızca belirli çıkarlar doğrultusunda kullanılması, bu durumun bir tezahürüdür. İnsanlar, dinin özünü yaşamak yerine ibadetlerin ve ritüellerin “yerine getirilmesi” ile tatmin olmaktadır. Bu durum, inanç sahibi olmayı yalnızca bir sembolik davranış haline getirir; oysa inanç, insanları adaletin yanında yer almaya, haksızlık karşısında dik durmaya sevk etmelidir ki, İslam’ın özü de budur.Bir toplumda insanlar derin anlam arayışından ve ahlaki değerlerden uzaklaştığında, günlük hayatın karmaşasında kaybolup giderler. Bugün toplumun çoğu, sistemin ya da iktidarın haksızlıklarına, çıkarcı politikalara sessiz kalıyorsa, bunun nedeni inancın özünden ve ona yüklenen adalet ve merhamet gibi değerlerden uzaklaşmış olmalarıdır. Çoğu insan, adaleti yalnızca kendi ihtiyaçları çerçevesinde önemserken; hak ve hukuk, yalnızca kendi menfaatleri söz konusu olduğunda dillendirilir. “Her koyun kendi bacağından asılır” ya da “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” gibi zehirli darbı meseller, bu fasıklaşmış inancın bir yansıması olarak asırlardır dillerde dolaşmaktadır.Eğer toplumumuz gerçek anlamda İslam’ın ahlakıyla ahlaklanmış bir toplum olsaydı; İslam’ı sadece ritüellerden, menkıbelerden ve peygamber kıssalarından ibaret bir din olarak sunan şarlatanlara, din bezirganlarına kanmamış olsaydı, karşısında kim olursa olsun, müktesebatına, inancının özüne ve inandığı kitabın hükümlerine aykırı olan her uygulamaya, her türlü yanlışa karşı topyekûn ses çıkarmaktan geri durmazdı. İnancının özüyle barışık bir şekilde ahlaki değerleri içselleştirerek yaşayan bir toplum, adaletsizlikler karşısında sesini yükseltebilir ve haksızlıkları dile getirebilirdi.Yalnızca ritüellerle sınırlı kalmış bir inançla sosyal adaletin sağlanması mümkün olmaz.